'
Reform:16. yy.da Batı Kilisesi’nde gerçekleşen dinsel devrim.
Siyasal,iktisadi ve toplumsal etkileriyle Hıristiyanlığın üç ana
kolundan biri olan Protestanlığın ortaya çıkmasına yol açmıştır. En
büyük önderleri Martin Luther ve Jean Calvin’dir.16. yy. reformcularını
ortaya çıkaran Katolik Kilisesi’nin yapısı oldukça karmaşıktı.
Yüzyıllar boyunca kilise,özellikle de papalık makamı Batı Avrupa’nın
siyasal yaşamıyla iç içe geçmişti. Bunun sonucundan ortaya çıkan
siyasal entrika ve manevralar kilisenin durmadan artan gücü ve
zenginliğiyle birleşince kilise ruhani bir güç kaynağı olarak
yozlaşmaya başlamıştı. Endüljans uygulaması ve kutsal emanetlerin
satışa çıkarılması ile din adamları arasındaki yolsuzluklar ve
dindarların sömürülmesine ve kilisenin manevi yetkisinin zayıflamasına
neden oluyordu.16. yy.dan önce de, ortaçağ boyunca Aziz Francesco,
Pierre Valdo, Jan Hus ve John Wycliffe gibi reformcu din adamları
kilise içindeki yozlaşmayı dile getirmişlerdi. 16. yy. başlarında büyük
hümanist bilgin Desiderius Eromus da ahlaki yozlaşmaya ve boş inançlara
karşı Katolik Kilisesi’nde liberal bir reformun gerekliliğini savunmuş
ve Hz. İsa’nın örnek alınmasını önermişti. Bütün bunlar Reform’un
başlangıç günü sayılan 31 Ekim 1517’de tüm Azizler Yortusu’nun
arifesinde Luther’in Wittenberg’de Schlosskirche’nin kapısına Doksan
Beş Tez’i asmasından önceki reform kıpırtılarıydı.Luther’e göre
kendisiyle önceki reformcular arasındaki fark, öncekilerin kilise
yaşamında ki yozlaşmaya karşı çıkmakla yetinmelerine karşılık, onun
sorununun kökenini, kilisenin kurtuluş ve kayra öğretisindeki sapmayı
hedef almasıydı. Tanrı‘nın karşılıksız kayrasının endüljanslara ve bu
dünyada iyi iş işlenmeye bağlanmasına katkıda bulunabileceğin
öğretisinin İncil’lerde yer almadığını savunuyordu. Luther’in kilisenin
etik ve ilahiyat bakımından yenilenmesiyle ilgili yaklaşımının ipuçları
buradaydı: Kutsal metinlerin tek başına bağlayıcılığı (sola sciptura)ve
işlerle değil yalnızca imanla (sola fide) aklanma. Luther Katolik
Kilisesi’yle bağları koparma yanlısı olmamakla birlikte papalıkla
çatışma kaçınılmazdı.1520’de Worms’daki İmparatorluk Meclisi (Diet)
önünde yargılandı,ardından da aforoz edildi. Kilise içinde reformu
amaçlayan hareket sonunda Batı Hıristiyanlığın bölünmesine yol
açtı.Almanya’daki Reform kısa sürede farklı akımlara dönüştü; bunların
çoğu Luther’in girişiminden bağımsız gelişti. Huldryc Zwingli Zürich’te
oluşturduğu dinsel yönetim çevresinde devleti ve kiliseyi Tanrı’ya
hizmet amacı içinde birleştirdi. Zwingli iman yoluyla aklanma
önertisinin öneminde Luther’le anlaşıyor,ama Komünyon ayini konusunda
ondan çok daha köktenci bir görüş benimsiyordu. Luther, Katolik
Kilisesinin Komünyon ayininde kutsal ekmek ve şarabın Hz. İsa’nın
gerçek bedenine ve kanına dönüştüğü yolundaki tözdönüşümü öğretisini
yadsıyor, ama Hz. İsa gerçekte her yerde olduğuna göre onun bedeninin
de ekmek ve şarapta hazır bulunduğunu öne süren tözbirliği öğretisini
savunuyordu. Komünyon’un İsa’nın ölümünün anılmasından ve bir imkan
ikrarından başka anlam taşıdığını ileri süren Zwingli gibi de
düşünmüyordu. Zwingli’nin çevresinden, ondan daha köktenci olan bir
başka grup doğdu. Köktenci Reformcular kutsal metinlerin bağlayıcılığı
ilkesinin ödünsüz uygulanması gerektiğini savundular ve çocukların
vaftiz edilmesine karşı çıkarak Zwingli’den koptular. Çocukluklarında
vaftiz edilenleri yetişkinken yeniden vaftiz ettikleri için
Anabaptistler adını alan grubun İsviçre’deki kolu Hz. İsa’nın
İncil’lerde sunduğu örneği izleyerek her türlü yemin etmeyi reddetti,
silah taşımaya karşı çıktı ve kilise ile devletin kesin olarak
birbirinden ayrılması gerektiğini savundu. Protestanlığı benimsedikten
sonra Fransa’dan kaçan Fransız avukat Jean Calvin’i izleyenler
Protestanlığın öteki önemli kollarından Kalvenciliği oluşturdular.
Calvin Basel’de yeni Reform hareketinin ilk kapsamlı ve sistematik
ilahiyat incelemesi olan Christianae religionis institutio’yu
(Hıristiyan Dininin temelleri) yayımladı. Calvin Luther’in iman yoluyla
aklanma önertisini paylaşmakla birlikte, dinsel yasalar ile İncil’i kesin
çizgilerle ayırmaya çalışan Luther’e göre Hıristiyan toplumu içinde
yasalara daha olumlu bir işlev yüklüyordu. Calvin, Tanrı’nın seçilmiş
kullarından oluşan disiplinli bir toplum idealini Cenevre’de sınama
olanağı buldu.16. yy. boyunca Reform hareketi öteki Avrupa ülkelerine
de yayıldı. Yüzyılın ortalarında Luthercilik Kuzey Avrupa’da egemenliği
kurulmuştu. Kralların çok zayıf, soyluların güçlü, kentlerin de az
olduğu, ayrıca dinsel çoğulculuğua öteden beri alışkın olan Doğu Avrupa
ise Daha köktenci Protestanlık biçimlerine açıktı. İspanya ve İtalya
ise Karşı Reform Hareketinin merkezleri oldu, Protestanlık buralarda
hiçbir zaman etkinlik kuramadı.İngiltere’de Reform hareketinin kökleri
dinsel olmaktan çok siyasaldı. Papa VII. Clemens’ten boşanma izni
alamayan VIII. Henry papalığın yetkisini reddetti ve 1534’te başında
kralın bulunduğu Anglikan Kilisesini kurdu. 16. ve 17. yy. çeşitli
yasalarla Katoliklerin ibadeti yasaklandı,yurttaşlık hakları
kısıtlandı, bazı Katolik papazlar idam cezasına çarptırıldı. Bu ceza
yasaları 1791, 1832 ve 1926’da çeşitli yasalarla yürürlükten
kaldırılacaktı. Siyasal sonuçları bir yana, Henry’nin attığı adımlar
İngiltere’de dinsel reformun başlangıcını oluşturdu. The Book Of Common
Prayer (Toplu Dua Kitabı) adıyla İngilizce bir ayin kitabı düzenlendi.
Cenevre’de kaldığı sürede Calvin’den etkilenen John Knox
Presbiteryenliğin İskoçya’da devlet kilisesi olmasına öncülük etti.
Böylece İskoçya ve İngiltere’nin birleşmesi sağlandı.Elektör II. Johann
Georg’un 1667’de 31 Ekim’i Saksonya’da Reform Günü olarak ilan
etmesinden sonra bu gelenek öteki Protestanlarca da benimsenmiştir.
Rönesans:(Fransızca renaissance, İtalyanca rinascita “yeniden
doğuş”),Avrupa tarihinde, 14. yy. sonuyla 15. ve 16. yy. kapsayan ve en
belirgin özelliği Eski Yunan ve Roma kültürünün canlandırılması olan
dönem. Aynı zamanda bir keşifler ve serüven çağı olan Rönesans boyunca,
astronomide Ptolemaios sisteminin yerini Kopernik sistemi almış, kağıt,
matbaa, pusula ve barut gibi yeni ürün ya da teknolojiler yaygın
uygulama alanı bulmuştur.“Ortaçağ” kavramını 15. yy. bilginleri,
bilginleri, Eski Yunan ve Roma dünyasının yıkılmasıyla bu dünyanın
kendi yüzyıllarında yeniden keşfedilmesi arasındaki (“ortadaki”) dönemi
belirtmek amacıyla ortaya atmışlardı. Ama Rönesans’ın kökleri ortaçağın
sonlarında, 12.yy. başlayan bir dizi siyasal,toplumsal ve düşünsel
dönüşümde yatıyordu. Bu gelişmelerin başında Rönesans’ın anayurdu
sayılan İtalyan kentlerinin gelişmesi geliyordu. Bu kentlerde soylular,
tüccarlar, rantiyeler ve zanaatçılar bir arada yaşayıp çalışıyor, aynı
milislerde çarpışıyor,evlilik yoluyla ilişki kuruyor,özellikle
Kilise’nin otoritesine karşı ortaklaşa direniyordu. Ortak bir düşmana
karşı siyasal bir eylem birliği bu kentlerin halklarında bir topluluk
bilinci ve yurttaş bağlılığı yaratmaya başlamıştı. Kentsel bütünleşme
hem kent toplumu içinde yeni iktidar organlarının oluşmasına, hem de
kentler arasında, çevrelerindeki alanlara sahip olma mücadelesinin
doğmasına yol açtı.Daha 13. yy. İtalyan kentlerine özgü bir halk
egemenliği kavaramı gelişti. İvedi kararların gerektiği durumlarda bir
parlamento toplantıya çağırılıyordu. Ama 14. yy. bu kentlerden bazıları
kent içindeki iktidar kavgaları nedeniyle demokratik yönetim tarzından
uzaklaşarak tek adam yönetimine yönelmeye başladı; yüzyıl sonuna
gelindiğinde signoria yaygın yönetim biçimi oluşmuştu. Bu nedenle bir
yandan feodalizmin kurumsal yapısı yıkılırken, bir yandan da feodalizme
özgü değerler yeni biçimler altında canlanıyor, böylece Rönesans
Döneminin karakteristik devlet anlayışı ortaya çıkıyordu. Sonunda kent
devleti, daha önce tek tek yurttaşların bir araya gelmesiyle sağlanan
işlevlerin çoğunu üstlendi; bireyler artık hiçbir aracı olmaksızın
doğrudan devletle karşı karşıyaydı, Rönesans insanı hem bir birey
olarak kendisinin, hem de yetki alanı içindeki herkes için bir baba,
bir anne ve aile olan devletin varlığının bilincindeydi. Öte yandan
kent topluluğu içinde okuryazarlığın artması ve bir yeni edebiyat
beğenisinin gelişmesi daha önce yalnızca din adamlarının elinde olan
kültür tekeline son verdi. Yeni meslekler, din adamı olmayanlar
arasında okuryazarlığın artmasının ve uzmanlaşmanın bir yansımasıydı.
Hümanizm. Rönesans’ın dünya görüşünün ilk dışavurumu Hümanizm olarak
bilinen düşünce akımıydı. Hümanizm, ortaçağın düşünce yaşamına egemen
olan ve Skolastik felsefeyi yaratan bilgin din adamlarınca değil,
kilise dışındaki kültür adamlarınca başlatıldı. Dante ve Petrarca’nın
öncülük ettiği bu akımın başlıca temsilcileri Gionozo Manetti, Leonardo
Bruni, Marsilio Ficino, Pico della Mirandola, Lorenzo Valla ve Coluccio
Salutati’ydi. 1453’te İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesi
pek çok Doğulu araştırmacının Batı’ya kaçarak önemli kitaplar ve el
yazmaları ile Yunan araştırmacılık geleneğini Rönesans’ın ana yurduna
taşımalarını sağladı. Hümanizmin en belirgin özelliği, bütün
dışavurumlarıyla ve kazanımlarıyla insanı kendine konu edinmesiydi.
İkinci olarak Hümanizm, bütün felsefe ve ilahiyat okullarının taşıdığı
doğruluk öğesini birbiriyle bağdaştırmayı amaçlıyordu. İnsanın, ilk
günahının kefaretini ödeyecek biçimde yaşamasını en soylu eylem olarak
gören ortaçağ anlayışının tersine Hümanistler yaratıcılık ve doğaya
üstün gelme mücadelesine ağırlık veriyorlardı. Son olarak Hümanizm
yitik insan tininin ve bilgeliğinin yeniden doğmasına umut bağlamıştı;
bunun yolu da ilkçağın Yunan ve Roma uygarlıkları ile onların
değerlerini yeniden keşfedip benimsemekten geçiyordu. Ama bunu
gerçekleştirmeye çalışırken Hümanistler yeni bir düşünsel bakışın
doğmasına ve yepyeni bilgi dallarının gelişmesine katkıda
bulundular.Rönesans Döneminde “yeniden bulunan” ilkçağ düşünürlerinin
çoğu gerçekte ortaçağda biliniyor, kitapları raflarda duruyordu.
Rönesans’tan önce ilkçağı canlandırma akımları yaşanmış, 12. Yy.
Aristoteles’in bugün bilinen bütün yapıtları derlenmişti. Rönesans’ın
gerçek etkisi insanı dinsel iktidarın dayattığı zihinsel kalıplardan
özgürleştirmek, özgür araştırma ve eleştiriyi esinlendirmek, insan
düşüncesinin ve yaratıcılığının taşıdığı olanaklara güveni pekiştirmek
oldu.Rönesans’ın siyasal düşüncesi ise Niccolo Machiavelli’nin II
Principe adlı yapıtında en olgun anlatımını buldu. Siyasette devletin
çıkarlarının belirleyeceğini savunduğu bu ünlü yapıtta ideal örnek
olarak Cesare Borgia’yı seçen Machiavelli, siyasal davranış yasalarını
da Roma örneğine dayandırıyordu. Machiavelli’ye göre devlet yönetimi
zamandışı yasalara bağlı bir sanattı ve tıpkı hukuk felsefesi ve
hekimlik gibi ortak Hıristiyan ettiğinin kısıtlanmalarından
kurtulmalıydı.Hümanist dünya görüşü ve onun doğurduğu Rönesans,
İtalya’dan kuzeye doğru Avrupa’nın her köşesine ulaştı. Okuryazarlığın
ve klasik metinlerin büyük bir hızla yayılmasına olanak veren matbaa bu
gelişmeyi daha da çabuklaştırdı. Hümanistlerin sağladığı düşünsel
atılım Hıristiyanlıkta Reform hareketinin kıvılcımını yaktı ama Reform
gerçekte Rönesans’ın laik değerlerine karşı bir tepki niteliği
taşıyordu. 16. yy. sonuna gelindiğinde Reform ve Karşı Reform
hareketleri arsındaki mücadele Avrupa’nın düşünsel yaşamına damgasını
vurmuştu. İtalya’da Hümanistler Latince’nin yanı sıra çok sayıda yerel
lehçede yapıtlar verdiler. Edebiyatta yerel dillerin önem kazanması,
bunların zamanla ulusal diller olarak gelişmesine, hem ilk çağın bilim
ve sanat yapıtlarının, hem de Kitabı Mukaddes’in yerel dillere
çevrilmesine yol açtı. Bu gelişmede okuryazarlığın bir ayrıcalık
olmaktan çıkmasına büyük katkıda bulundu. 15. yy. başlarında Hümanist
eğitimin merkezi İtalya’ydı. Ama aynı yüzyılın sonlarına doğru Londra,
Paris, Anvers, daha kuzeydeki Avrupa kentlerinin de kendi başlarına
bire merkez durumuna geldi. Ulusal dillerin güçlenmesi çeşitli
ülkelerde edebiyat alanında önemli yapıtların üretilmesine ortam
hazırladı. Bilim. Ortaçağ’ın evren ve doğa anlayışı, Aristoteles’in
fiziği, Gelanos’un tıp bilgisi, Ptolemaios’un astronomisi ve Hıristiyan
ilahiyatının bir karışımıydı. Bu anlayışın yerine yeni bir bilimsel
dünya görüşünün geçmesini sağlayan bilim adamlarından yalnızca Kopernik
Rönesans Döneminde yaşadı. Ama Rönesans, eski Yunan ve Roma’nın bilim
ve felsefe yapıtlarını yaygınlaştırıp tanıtarak bu bilimsel devrimin
düşünce alanındaki ön koşullarını hazırladı. Örneğin yaklaşık 2000
yıldır yer’in merkez sayıldığı astronomide,ilk çağın Güneş merkezi
kuramları ilk kez Rönesans Döneminde tartışılmaya başladı. Hümanistler
aritmetik ve geometriyi de beşeri bilimler arasına kattılar, mekanın
düzenlenmesinde geometri kurallarını uygulayan ressam ve mimarlar
perspektif kurallarını saptadılar. Bu dönemde tüm üniversitelerde cebir
en gözde bilim dallarından biri idi. Teknik adamlar 15. ve 16. yy.
kuramsal bilimlerden çok toplumsal çevreyi değiştiren başarılar elde
ettiler. En büyük teknik ilerleme matbaanın geliştirilmesi ve
yaygınlaştırılması oldu. Bu gelişme iletişim tarihinde neredeyse
yazının geliştirilmesine eş değerde bir devrim yarattı.Resim ve Heykel.
Rönesans’ın en önemli sonuçlarından biride güzel sanatlar alanındaki
ilerlemelerdi. Dinsel bağnazlıkların kırıldığı ve yeni görüşlerin öne
çıktığı dönemde gerek resim, gerekse heykel sanatında gerçekçi bir
bakış açısı egemen oldu. İnsan ideal güzellik kavramı içinde ideal
oranlarında ele alındı. Dinsel konuların işlenişinde bile gerçeğe
yakınlık yeğlendi. Roma’da etkinlik göstermeye başlamadan önce ilk
yapıtlarını Floransa’da gerçekleştiren Leonardo da Vinci, bu dönem
resimleriyle Yüksek Rönesans’ın habercisiydi. Leonardo yaptığı anatomik
çalışmalarla insanı en doğru biçimde betimlemenin yollarını aradı. Bu
dönemde amaç uyum ve denge idi. Ayrıca hareket de önem
kazanmıştı.Perspektif kurallarının saptanması heykel sanatını da
etkiledi. Heykelciler mekan içinde yer alan bir heykelin ya da bir
yüzeydeki kabartmaların görünüşünde ortaya çıkacak biçim
bozulmalarından daha dramatik bir etki elde etmek için perspektif
kurallarını kullandılar. Vasari, Rönesans heykelini Nicola Pisano ile
başlatsa da pek çok sanat tarihçisi bugün ilk Rönesans heykelcisi
olarak Donatello’yu kabul eder. Donatello yalnızca klasik öğeleri
kullanmakla kalmayıp, Antik çağ ruhunu yapıtlarına yansıttı. Mimarlık.
Mimarlık alanında da Rönesans, antik çağın yeniden doğuşu oldu. Ama bu
dönem yapıtları antik örneklerin kopyaları değil, 15. yy. anlayışı ve
dünya görüşü doğrultusunda yorumlarıydı. Rönesans mimarlığın ilk
temsilcisi, yarım kalmış bir Gotik Dönem yapısı olan Floransa
Katedrali’nin kubbesini tamamlayan F. Brunellesci sayılır. Rönesans
sanatının yönlenişinde temel dayanak noktalarından birini oluşturan
Perspektifin kurallarını ortaya koyan ilk kurallardan biri de, ressam
Masaccio ve mimar alberti ile birlikte Brunellaschi’ydi Perspektif
sayesinde mimarlar tasarladıkları yapının daha bitmeden, hatta yapımına
bile başlanmadan nasıl görünebileceğini çizerek ifade edebiliyorlardı.
Bu da mimarlığı taşçılık ya da marangozluk gibi bir el işçiliği
olmaktan çıkartarak ileri bir tasarım sanatı düzeyine getirdi. Yeni
mimarlık anlayışının kuramlarını oluşturup yetiştirenler ise Alberti,
Filarete vb ondan sonraki kuşağın sanatçıları oldu.Rönesans Döneminde
daha pek çok tasarımda kullanıldı ve yapıda uygulandı. Bunun nedeni
merkezi şemanın, insanı yaşamın merkezine yerleştiren Rönesans düşünce
biçimini ve dünya görüşünü mimarlıkta yansıtmasıydı. Gerçekten de böyle
merkezi planlı bir yapının ortasında durulduğunda her şeyin o merkeze
yönelik olarak düzenlendiği bakış herhangi başka bir yöne çekecek
hiçbir yapı aksının bulunmadığı hemen algılanıyordu. Aslında böyle bir
merkezin özel konumu iç mekanın hangi noktasında durulursa durulsun,
kolaylıkla kavranabiliyordu.Aynı dönemde ve izleyen yıllarda mimarlık
çeşitli kişisel yönelişlerin getirdiği çok zengin bir ifade olanağına
ulaştı. Bu tutumun en iyi örnekleri A. Palladio’nun Rönesans’ın klasik
Hümanizm çizgisi üzerindeki son kuramcı mimardı. Çağdaşları
Michelangelo’dan da Venedik temsilcileri Sansavino ile Sanmicheli’den
de etkilenmişti. Bütün bu etkilerin izleri, ilk büyük yapısı olan
Vicenza’daki belediye binasında açıkça görülür. Palladio, Bazilika
adıyla bilinen onararak büyük ölçüde değiştirdiği bu eski yapıda
içeriye çektiği büyük balkonlarla cephede bir ışık-gölge karşıtlığı,
bir hareket yaratmış, böylece Rönesans’ın sakin, durağan mimarlığından,
baroğun hareketli düzenlenmesine doğru ilk adımı atanlardan biri
olmuştu. Onun klasik mimarlık öğelerini gittikçe daha fazla uyguladığı
yapıları Rönesans’ı son bir kez daha doruk noktasına ulaştırdı.