Dünyamız
Bu bölümde, Dünya gezegenini daha yakından tanıyacaksınız. Dünyamız’ın
şeklinin ve gökyüzündeki mavi boşluğun hayatımız için ne kadar önemli
olduğunu öğreneceksiniz. Ayrıca, sürekli gördüğünüz mükemmel
sistemlerin, aslında Allah tarafından bizim yaşamımız için en uygun
şekilde yaratılmış olduğunu anlayacaksınız.
Dünyamız’da Özenle Hazırlanmış Dengeler:
Çocuklar,
onaltıncı yüzyıla yani bundan 500 sene öncesine kadar Dünya’nın bir
gezegen olduğu bilinmiyordu. Ancak bu tarihte yapılan gözlemler sonucu
insanlar bu gerçeğin farkına vardılar. Geçtiğimiz 20. yüzyılda ise
Dünya’nın Güneş Sistemi içindeki yeri kesinleşti. Bu bulgulara göre
Dünya, Güneş’e olan uzaklık bakımından üçüncü, büyüklük bakımından ise
beşinci büyük gezegendir.
Dünya’nın demirden bir çekirdeğinin bulunduğu düşünülmektedir.
Merkezdeki sıcaklığın ise 7500 dereceye kadar çıktığı tahmin
edilmektedir. Bu, Güneş’in yüzeyinden bile daha büyük bir sıcaklıktır.
Oysa siz bu sıcaklığı hiç hissetmeden sınıfta öğretmeninizi dinler ya
da geceleri rahat rahat yatağınızda uyursunuz. Çünkü yer kabuğu bu
sıcaklığı geçirmez. Allah, çok şefkatlidir ve üzerinde yaşadığımız yer
kabuğunu, sıcaklığın bize gelmesini engelleyecek kadar kalın
yaratmıştır. Dahası Allah, Dünya’nın atmosferini de insanların
yaşamasına en uygun şekilde yaratmıştır. Ayrıca bitkilere bu denge
içindeki oksijen ve karbondioksit oranını sabit tutmalarını sağlayan
özellikler vermiştir. İşte bunlar ve diğer hassas dengeler Dünya’nın
insanların yaşamı için en uygun şekilde tasarlandığını gösterir.
Akvaryumdaki balıkların yaşayabilmeleri için özenli bir bakım gerekir. Atmosfer de, Dünyamız’ın bu bakımını üstlenmiştir.
Dünya, atmosferinden yeryüzü şekillerine, Güneş’e olan
mesafesine kadar, her türlü dengesiyle, tamamen yaşam için özel olarak
yaratılmıştır. Örneğin, Dünyamız’ı bir akvaryuma benzetebiliriz.
Akvaryum, içindeki balıkların yaşamına en uygun şartları sağlar. Suyun
ısısını sağlayan termostat ve havalanmasını sağlayan bir motor, dibe
konan kum, suya atılan ilaçlar, akvaryumun koruyucu kapağı, suyu
sürekli olarak süzen filtre sistemi, eksildikçe takviye edilen
besinler… Tüm bunlar, akvaryumdaki balıkların hayatta kalmasını sağlar.
Ama akvaryumun içindeki balıkların bu yapay ortamdan haberi yoktur.
Onlar “doğal”, yani kendiliğinden oluşan bir ortamda yaşadıklarını
sanırlar. Birinin ısıtıcıyı, suyun seviyesini, hava motorunu
ayarladığını bilmezler. Suyun üzerinde aniden beliren yemlerinin
kaynağını da bilmezler. Oysa kaynak açıktır; akvaryumun sahipleri onlar
için gerekli olan herşeyi sağlamaktadır. Elbette Dünya’daki hayat
akvaryumdaki hayattan çok daha detaylı ve çok daha hassas sistemlere
sahiptir.
Akıllı bir insan, akvaryumdaki balıklar gibi hiçbir şeyin farkında
olmadan yaşayamaz. Kendisi için “dayanıp-döşenmiş” olan Dünya’nın bir
Yaratıcısı ve düzenleyicisi olduğunu anlar. Hiç şüphesiz, Dünya
üzerindeki yaşamı sağlayan bu hassas dengeler ve düzen, Allah
tarafından kurulmuştur. İşte, akıllı bir insan kendisine tüm bu
nimetleri veren Rabbimiz’i tanımak, O’nun bizden neler istediğini
öğrenmek ister. Allah tüm insanlara gönderdiği kitabı Kuran’da, bize
Kendini tanıtmakta ve bizden neler istediğini bildirmektedir. Hiç
şüphesiz, Dünya üzerindeki yaşamı sağlayan bu hassas dengeler ve düzen,
Allah tarafından kurulmuştur. Allah, bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirir:
Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık ve doğru
gidebilsinler diye geniş yollar açtık. Gökyüzünü korunmuş bir tavan
kıldık…
Dünya bizim yaşamamız için oldukça hassas dengelerle yaratılmıştır.
Bunu fark eden insanın Allah’a iman etmesi, O’nun sonsuz gücünü
görebilmesi ve kendisine verdiği herşeye şükretmesi gerekmektedir.
Şimdi, bizleri ve canlı-cansız herşeyi yaratan Allah’ın, gezegenimizde
var ettiği dengelerin bazılarını daha detaylı olarak inceleyelim ve
böylece Allah’ın gücüne daha yakından şahit olalım.
Dünya’nın Evrendeki Yeri: Eğer Dünyamız
Güneş’e şu anda olduğu mesafeden biraz daha yakın olsaydı neler olurdu?
Aslında, bu sorunun cevabı, hepiniz için çok kolay olmalıdır. Çünkü,
herkes, Güneş’in sıcaklığının kavurucu olduğunu bilir. İşte çocuklar,
bu sıcaklık nedeniyle ne şu anki atmosfere sahip olurduk ne de
okyanuslara ve denizlere… Sıcaklık o kadar yüksek olurdu ki,
yeryüzündeki suyun çoğu buharlaşırdı. Tabii, o zaman da yeryüzünde hiç
su kalmazdı. Yeryüzü, bütünüyle bir çöl gibi kuru olurdu. Örneğin,
önceki bölümde anlattığımız Venüs gezegeni, bildiğiniz gibi Güneş’e
Dünyamız’dan daha yakındır. Bu sebeple, Venüs gezegeninde sıcaklık
Dünya gezegeninkinden kat kat fazladır. Bu sıcaklık 475 dereceye kadar
çıkabilir. Bu sıcaklığın ne kadar yüksek olduğunu zihninizde
canlandırabilmek için şunu bir düşünün! Ocağa kaynaması için su
koysanız, suyun sıcaklığı 100 dereceye ulaştığında, fokurdamaya başlar.
Güneş’in gezegenimize biraz daha yakın olması Dünyamız’ın tıpkı
yukarıdaki resimdeki gibi tamamen çöl olup kavrulmasına sebep olacaktı.
Eğer Güneş bugünkü uzaklığından biraz daha fazla mesafede yer alsaydı o
zaman da sağdaki resimde olduğu gibi Dünyamız tamamen buzullarla
kaplanmış olacaktı.
Bir de tam tersini düşünelim. Ya Dünyamız Güneş’e şu anda bulunduğu
mesafeden biraz daha uzak olsaydı? Tabii ki çocuklar, böyle bir durumda
da tam tersine, Dünyamız daha az ısınırdı. Daha az ısınınca ne olurdu
dersiniz?
Yeryüzündeki suyun çoğu donarak buza dönüşürdü. Böyle bir durumda ise
Dünyamız’ın yüzeyi, Güneş’e bizden biraz daha uzak olan Mars’ın
buzlarla kaplı kuru yüzeyine benzerdi. Bu iki durumdan şu sonucu
çıkarabiliriz: Dünyamız tam olması gereken yerde duruyor. Peki sizce bu
nasıl olabilir? Dünyamız’ın böyle tam yerinde durması bir tesadüf
olabilir mi? Tabii ki olamaz. Dünya cansız ve şuursuz bir gezegendir.
Uzayda kendine en uygun yeri belirlemesi ve tesadüfen yerleşmesi mümkün
değildir. Dünya’nın şu an bulunduğu en uygun yerde olması, eksiksiz ve
kusursuz yaratmaya güç yetiren Allah’ın yaratmasıdır. Bilimin elde
ettiği son bilgiler, Güneş Sistemi’ndeki diğer gezegenlerin varlığının
da, Dünya’nın güvenliği için büyük önem taşıdığını göstermiştir.
Jüpiter’in konumu buna bir örnektir. Güneş Sistemi’nin en büyük
gezegeni olan Jüpiter, varlığıyla aslında Dünya’nın dengesini
sağlamaktadır. Jüpiter’in bulunduğu yerde eğer bu büyüklükte bir
gezegen var olmasaydı, Dünya, uzay boşluğunda gezinen meteor taşlarına
ve kuyruklu yıldızlara hedef olurdu. Kısaca Jüpiter, adeta Dünya’yı
koruyan bir kalkan gibidir. Eğer Jüpiter şu anda bulunduğu yörüngeden
başka bir yörüngede olsaydı, üzerinde yaşadığımız gezegen ve tabii
bizler de var olamazdık.
Tüm bunları bilen akıllı bir insan, evrende hiçbir şeyin amaçsız ve
başıboş yaratılmadığını anlar. Bu anlayış, bir Kuran ayetinde şöyle
tarif edilmektedir: Dünya’nın
Isısı: Çocuklar uzayın ortalama ısısını biliyor musunuz? Eksi
270 derece! Bu soğukta bizim ya da herhangi bir canlının yaşaması
imkansızdır. Bizim Dünyamız’ın ortalama ısısı ise 15-20 derece
arasındadır. Bu ısı atmosfer tabakalarından yukarı doğru çıkarken çok
büyük faklılıklar gösterir.
Dünyamız’daki yükseklik farklılıklarından dolayı Dünya’nın aynı
yerinde insanlar aynı anda denize girip güneşlenirken, atmosferin
yüksek kısımlarında kartopu oynayıp, kayak yapabilirler.
Örneğin, Afrika kıtası oldukça sıcak bir kıtadır. Size
“Afrika’da kartopu oynayabilir miydiniz?” diye sorsak ne cevap
verirsiniz? Aslında cevabınızı biliyoruz. Muhtemelen çoğunuz soruya şu
şekilde cevap verecektir: “Kartopu oynamak için önce kar gerekir. Bu
yüzden, o kadar sıcak bir yerde kar olamayacağı için kartopu oynamak
mümkün değildir”. Fakat bu cevap yanlıştır. Çünkü, oldukça sıcak olduğu
bilinen Afrika kıtasında isterseniz kartopu da oynayabilirsiniz. Ama
bunun için bu kıtanın en yüksek dağı olan Klimanjaro’nun zirvesine
doğru tırmanmanız gerekir. Yerden çok yüksek olan bu dağın tepesi
karlarla kaplıdır. Çünkü, yerden yukarı doğru çıktıkça hava soğur.
Soğuyan hava atmosferin “Stratosfer” ismi verilen tabakasında eksi
50′lere kadar düşer. Fakat, daha da yükselince hava tekrar ısınır.
Dünya’da bu en uygun ısının korunması, elbette Güneş ile Dünya
arasındaki mesafeyle ve Güneş’in yaydığı sıcaklıkla yakından
ilişkilidir. Daha önceki bölümlerde bu konudan biraz söz etmiştik.
Burada biraz daha detaylı bilgi verelim. Yapılan hesaplara göre,
Dünya’ya ulaşan güneş enerjisindeki yüzde 10′luk bir azalmada,
yeryüzünü metrelerce kalınlıkta bir buzul tabakası kaplar. Enerjinin
biraz artması halinde ise bütün canlılar kavrularak ölür. Dünya’nın
kendi etrafındaki yüksek dönüş hızı da ısının dengeli dağılımına
yardımcı olur. Dünya sadece 24 saatlik bir süre içinde kendi etrafında
döner. Bu nedenle, geceler ve gündüzler kısa sürer. Kısa sürdükleri
için de gece ile gündüz arasındaki ısı farkı çok azdır. Merkür
gezegenini hatırlayalım. Bu gezegenin bir günü yaklaşık bir yıl sürer.
Bu yüzden Merkür’de gece-gündüz arasındaki ısı farkı 1000 dereceyi
bulur.
Dünyamızı çevreleyen sıradağlar, kutuplarda oluşan büyük
fırtınaların Dünya’yı allak bullak etmesini engeller ve Dünyamız’ın
ısısını dengede tutmaya yardımcı olur. Allah yarattığı bu sistemlerle
bizim için yaşanabilecek çok güzel ortamlar var etmiştir.
Yeryüzünün şekilleri de ısının dengeli dağılımına yardımcı olur.
Dünya’nın ekvatoru ile kutupları arasında yaklaşık 100°C’lik bir ısı
farkı vardır. Eğer böyle bir ısı farkı dağların olmadığı bir yüzeyde
gerçekleşseydi büyük fırtınalar Dünya’yı allak bullak ederdi. Oysa ki
yeryüzü, ısı farkından dolayı ortaya çıkması muhtemel kuvvetli
rüzgarları engelleyecek sıradağlarla donatılmıştır. Bu sıradağlar,
Çin’de Himalaya sıradağları ile başlar, Anadolu’da Toros dağları ile
devam eder ve Avrupa’da Alp dağlarına kadar uzanır. Dünyamız’ın
uzaydaki eksi 270 derecelik ısıya rağmen nasıl tam bizim
yaşayabileceğimiz derecede ve sürekli aynı kalarak ısındığını öğrendik.
Dünya bizim vücudumuzun dayanamayacağı kadar sıcak ya da soğuk olsaydı
yaşamamız ya çok zor ya da imkansız olurdu. Demek ki, Dünya’nın
sıcaklığının bize uygun oluşu da Allah’ın bize büyük bir nimetidir.
Bizim üzerimize düşen ise en güzel şartlarda bizim yaşamamızı sağlayan
Allah’a şükretmektir. Bunu sakın unutmayın çocuklar. Bu kadar mükemmel
şekilde yaratılmış olan Dünyamız ne kadar büyük ve uzaydaki diğer
cisimlere karşı Allah Dünya’yı nasıl koruyor? Şimdi, yolculuğumuza bu
soruların cevaplarını öğrenerek devam edelim… Dünya’nın Büyüklüğü Ve
Diğer Gök Cisimlerinden Korunması: Hatırlarsanız daha önce gezegenlerin
çok farklı büyüklüklerde olduklarından bahsetmiştik. Şimdi
Dünyamız’ı diğer gezegenlerle bir de büyüklükleri bakımından
karşılaştıralım. Hatta şöyle bir benzetme yapalım: Dünyamız’ı küçük bir
bezelye tanesi olarak düşünelim. Bu durumda sırasıyla; Merkür bir susam
tanesi, Venüs yine Dünyamız gibi bir bezelye, Mars bir karpuz
çekirdeği, Jüpiter bir portakal, Satürn bir mandalina, Uranüs ve Neptün
iri birer kiraz tanesi, Plüton ise yine bir susam tanesi kadardır.
Bunların yanında Güneş ise bir basket topundan daha büyük, kocaman bir
küre olarak kalacaktır.Peki bu kadar farklı büyüklükteki gezegenler
içinde, Dünyamız’ın büyüklüğü tesadüfen mi belirlenmiştir? Hayır!
Yerkürenin özelliklerini incelediğimizde, üzerinde yaşadığımız bu gök
cisminin tam olması gereken büyüklükte olduğunu görürüz.
Dünya, daha küçük olsaydı, yerçekimi çok zayıflayacak ve atmosferi
Dünya’nın etrafında tutamayacaktı. Atmosferin olmaması ise bildiğiniz
gibi uzaydaki meteorların, zararlı ışınların sürekli Dünya’ya gelmesi,
oksijenin yok olması kısacası canlıların yaşayamaması demektir. Eğer
Dünya daha büyük olsaydı, bu kez de yerçekimi çok artacak ve bazı
zehirli gazları da tutarak atmosferi öldürücü hale getirecekti.
Dünya’nın kütlesinin yanı sıra, iç yapısı da özel olarak
tasarlanmıştır. Bu iç yapıdaki tabakalar birbiri etrafında hareket
eder. Bu hareket, Dünya çevresinde büyük bir manyetik alan oluşturur.
Bu manyetik alan ise yeryüzündeki yaşamın korunması açısından çok
önemlidir. Manyetik alanı koruyucu bir zırha benzetebiliriz. Dünya’ya
yönelen zararlı ışınlar bu zırha çarparak geri püskürürler. Bu koruyucu
zırh sayesinde Dünya, uzaydan gelebilecek tehlikelere karşı korunur.
Güneş’ten ve Güneş dışındaki yıldızlardan gelen öldürücü ışınlar,
Dünya’nın etrafındaki bu koruyucu kalkanı geçemezler. Bilimin ortaya
koyduğu diğer gerçekler, bizlere evrenin başıboş olmadığını
göstermektedir. Elbette ki, bütün evrene hakim olan, onu dilediği gibi
şekillendiren, galaksileri, yıldızları ve gezegenleri kudreti altında
tutan, O üstün Yaratıcı, bütün evrenin Rabbi olan Allah’tır. Üzerinde
yaşadığımız mavi gezegen de, Allah tarafından özel olarak
düzenlenmiştir. Allah Kuran’da bu mükemmel yaratmayı Naziat Suresinin
30. ayetinde “serilip-döşenmiştir” ifadesiyle tarif etmektedir. Bu
ifade Dünya’nın düzenli bir şekilde ve insanın ihtiyaçlarına göre Allah
tarafından yaratıldığını anlatmaktadır. Çocuklar yolcuğumuzun bundan
sonraki bölümüne Dünya üzerinde devam edeceğiz. Muhteşem maviliklere,
yani okyanuslara ve denizlere konuk olacağız. Şimdi Rabbimiz’in bütün
bunları hangi amaçlarla yarattığını ve bize nasıl bir nimet olarak
sunduğunu inceleyelim.
Okyanuslar - Denizler Dünya yüzeyinin yüzde 71′i sularla kaplıdır.
Dünya ayrıca suyun sıvı halde olduğu tek gezegendir. Bu su, büyük
çukurlarda birikerek okyanusları oluşturur. Bu okyanuslar, Dünya’daki
canlılığın devam edebilmesi için çok önemli görevler üstlenirler.
Lezzetli deniz ürünleri de Allah’ın bizler için denizlerde yarattığı nimetlerdendir.
Örneğin atmosfer sıcaklığındaki ani değişmeleri önlerler. Böylece,
canlıların sabit bir ısıda yaşamlarını sürdürebilmelerine yardımcı
olurlar ve iklimleri yumuşatırlar. Ayrıca okyanuslar, karaları erozyon
ve aşındırma yoluyla şekillendirerek yeryüzü şekillerini oluştururlar.
Bu çeşit bir olaya Güneş Sistemi’ndeki başka hiçbir gezegende
rastlanmaz.
Ateş Püskürten Dağlar Çocuklar, az önce bahsettiğimiz yer kabuğunun
altındaki magma akıcı olduğu için, bir geçit bulabilirse zaman zaman
yer kabuğunu yararak büyük bir patlamayla yeryüzüne çıkar. Bu ürkütücü
olaya, volkan ya da yanardağ patlaması denir. Kuran’da da bu dehşetli
olay şöyle haber verilir:
Volkanik patlamalar Dünyamız’ın içinin nasıl bir ateş topu ile dolu
olduğunu gösteriyor. Eğer Dünyamız Allah’ın koruması altında olmasaydı
bizler her gün bu volkanik patlamalarla karşı karşıya kalabilirdik.
Bu şekilde yerin yarılması ile meydana gelen bir patlamada, volkan önce
gökyüzüne tonlarca toz ve kül püskürtür. Böylece, kapkara dev bir bulut
oluşmasına sebep olur. Ardından da magma yeryüzüne çıkmaya başlar ve
önüne çıkan herşeyi, ormanları, şehirleri silip süpürür. Volkanlardan
yeryüzüne akan magmaya “lav” da denir. Lavlar bir süre sonra yerin
üstünde soğuyarak kayalara dönüşür. Tarih boyunca bu tür felaketlerle
ortadan yok olan birçok şehir olmuştur. Mesela milattan sonra birinci
yüzyılda, İtalya’nın o zamanlar en zengin şehirlerinden biri olan
Pompei, ansızın patlayan Vezüv yanardağının lavları altında kalarak yok
olmuştur. Üstelik bu, öyle ani olmuştur ki, şehir halkının yerlerinden
kıpırdamaya bile fırsatları olmamıştır. Yanardağ lavları hızla Pompei
şehrine ulaşmış ve şehirde yaşayanların tamamı lavların altında kalarak
ölmüştür. Atmosfer Çocuklar, gökyüzüne baktığımızda orada neler olup
bittiğini merak ediyor musunuz? Sanırız hepiniz merak ediyorsunuzdur. O
halde gökyüzündeki mavi yolculuğumuza başlayalım. Yerküreyi çepeçevre
saran hava katmanına “atmosfer” denir. Atmosfer 7 katmandan oluşur.
Atmosferin katmanlarından her biri değişik gazlar içerir ve birbiriyle
tam bir uyum içindedir. - Troposfer:
Yeryüzüne en yakın olan ve en aşağıda olan bölümdür. Bu katmanın
kalınlığı, iklimlere göre değişir. Troposferde yükseklik arttıkça
sıcaklık düşer, en yüksek seviyesinde ise ısı eksi 51 ile eksi 79
derece arasındadır. - Stratosfer:
Troposferin üzerindedir. Bu katmanda yukarı çıkıldıkça sıcaklık da artar. - Mezosfer:
Stratosferin üstünde yer alır. Burada sıcaklık eksi 73 dereceye kadar düşer. - Termosfer:
Mezosferin üst katındadır. Burada sıcaklığın tekrar arttığı görülür.
Gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkları 100 dereceden fazladır. -
İyonosfer:
Yerden 80-40 kilometre arası yükseklikte, iyon adı verilen elektrik
yüklü parçacıklar vardır. İşte, bu parçacıkların bulunduğu atmosfer
katmanına İyonosfer adı verilir. - Eksosfer:
Yeryüzünün 500 kilometre yukarısından başlayan katmandır. - Manyetosfer:
Bu katman, manyetik gücü nedeniyle Manyetosfer olarak adlandırılmıştır.
Koruyucu zırh görevi gören bu katman, 3.000 ile 30.000 kilometre
arasındadır. Daha önce de anlattığımız gibi, Dünyamız’ı uzaydan gelen
tehlikeli ışınlara karşı koruyan bu kuşağa Van Allen kuşağı da denir.
Atmosferin bizim için ne kadar önemli olduğunu anlamanız için bir de
diğer gezegenlere bakalım. Örneğin, Merkür gezegeninde olduğumuzu
düşünelim. Burada atmosfer yoktur. Ancak atmosferin varlığı birçok
açıdan son derece önemlidir. Buraya kadar atmosferdeki oksijen gibi
gazların, atmosferin koruyucu özelliğinin öneminden kısmen söz ettik.
Ama bir de insan yaşamı için son derece önemli olan, atmosferin
ağırlığı vardır. Atmosfer, çok hafif olan havadan
yaratılmıştır. Ama bu, atmosferin hiç ağırlığı olmadığı anlamına
gelmez. Aslında, üzerimizde yükselen kilometrelerce kalınlıktaki hava
katmanının ağırlığı oldukça fazladır. Araştırmalara göre
atmosfer her birimizin üzerine tonlarca ağırlık uygulamaktadır. İşte
buna “hava basıncı” denir. Şimdi aklınıza “O halde nasıl ezilmiyoruz?”
diye bir soru gelebilir. Çocuklar, bunun nedeni, vücudumuzun atmosferin
ağırlığını kaldırabilecek bir sağlamlıkta yaratılmış olmasıdır. Daha
farklı basınçtaki bir ortamda ise hayatımızı sürdürmemiz mümkün
değildir. Çünkü bu basınç olmadığında vücudumuzun içinde hızla hareket
eden kanın dışarı doğru yaptığı basınç devreye girer. Ve kan basıncı,
atmosferin basıncı ile dengelenmezse damarlarımız yüksek basıncın
etkisi ile patlar. İşte bu yüzden, Merkür gibi atmosfer olmayan
bir ortamda insanın yaşamını sürdürmesi mümkün değildir. Venüs
gezegeninde ise atmosfer vardır. Ama oradaki basınç da Dünya’daki
atmosferden tam doksan kat daha fazla olduğu için insanın yaşamasına
uygun ortamı sağlamaz. Buradan anladığımız; Venüs gezegeninde yaşam
olamaz, çünkü insan bu sefer de yoğun basınç altında ezilir ve ölür.
Buraya kadar anlattıklarımızı tekrar kısaca özetleyelim:
Atmosfer, Dünya’daki canlılığın devam etmesinin en önemli şartlarından
biridir. Atmosferin, bir kısmından kısaca söz ettiğimiz birçok görevi
vardır. Hatırlarsanız bunlardan biri atmosferdeki gazların insan yaşamı
için gerekli olmasıdır. Eğer atmosfer olmasaydı canlılar nefes alamazdı
ve yeryüzünde hayat olmazdı.
Göktaşları ve Güneş’in zararlı ışınlarından da yine atmosferimiz sayesinde korunuyoruz.
Atmosferin görevlerinden biri de Dünyamız’ı uzaydan gelen
birçok tehlikeye karşı korumaktır. Dünyamız’ı bekleyen tehlikelerden
biri, daha önce de anlattığımız gibi uzayda dolaşan göktaşlarıdır.
İşte, atmosferin görevlerinden biri de bu göktaşlarının Dünyamız’a
düşüp zarar vermesine engel olmaktır. Atmosferin bir diğer görevi de
uzaydan gelen zararlı ışınları engellemektir. Atmosfer sayesinde bu
zararlı ışınların yalnızca yüzde 7’si Dünya’ya ulaşır. İşte çocuklar,
size üzerinde düşünmeniz gereken yeni bir konu… Dünyamız’a ulaşan
ışınların oranı, tam da yaşamımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan
miktardadır. Hatırlarsanız, Dünyamız’ın Güneş’e olan uzaklığı da tam
olması gerektiği kadardı, ne daha uzak ne daha yakın… Atmosferin Yaşam
İçin Uygunluğu :Dünyamız’ın atmosferi, yaşam için gerekli bütün
özelliklere sahiptir. Şimdi, size atmosferimizin özel yapısını
anlatalım. Dünya atmosferi, yüzde 77 azot, yüzde 21 oksijen ve yüzde 1
oranında karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından
oluşur. Bu gazlardan ilk önce oksijeni inceleyelim. Oksijen canlılar
için çok önemlidir. Çünkü canlıların yaşaması için gereken enerji bazı
kimyasal işlemlerle elde edilir. Bu kimyasal işlemlerden çoğu da
oksijen sayesinde gerçekleşir. İşte biz de bu nedenle sürekli olarak
oksijene ihtiyaç duyarız. Tabi bu ihtiyacımızı karşılamak için sürekli
nefes alırız. Atmosferde bulunan oksijenin oranı yaşam için gereken en
uygun orandır. Bu oran, yüzde 21 yerine, örneğin yüzde 22 olsaydı, tek
bir yıldırımla orman yangınları başlardı. Hele oran yüzde 25′lere
çıksaydı Dünyamız dev yangınlarla kavrulup yok olurdu. Çünkü oksijen
çok yanıcı bir gazdır.
Atmosferdeki oksijen oranı yüzde 21 değil de yüzde 22 olsa atmosfer
yanıcı hale gelirdi ve bu durum Dünyamız için büyük bir tehlike
oluştururdu.
Bunu öğrendiğinizde aklınıza şöyle bir soru gelmiş olabilir: Ya bir gün
oksijen biterse? Son yüzyıldaki yoğun hava kirliliğine rağmen, böyle
bir tehlike söz konusu değildir. Çünkü Dünyamız’da üretilen oksijenin
yüzde seksenden fazlası, okyanuslardaki mikroskobik canlılar tarafından
üretilmektedir. Yani yeryüzündeki bütün ormanlar yok olsa dahi
yaşamımızı sürdürebileceğimiz oksijen olacaktır. Atmosferdeki oksijen
oranının dengede kalması, mükemmel bir sistem sayesinde gerçekleşir.
Buna geri dönüşüm sistemi denir. Hayvanlar ve insanlar oksijen tüketir,
karbondioksit üretirler. Bitkiler ise bu işlemin tam tersini
gerçekleştirirler. Karbondioksiti oksijene çevirerek canlılığın
devamını sağlarlar. Her gün bitkiler tarafından milyarlarca ton oksijen
bu şekilde üretilerek atmosfere bırakılır.
Burada çok önemli bir gerçeğe dikkat çekelim. Niçin yalnızca
bitkiler oksijen üretirler? Tüm canlılar oksijen üretselerdi yaşam daha
kolay olmaz mıydı?
Hayır, kesinlikle yaşam daha kolay olmazdı. Aksine hem
insanlar hem hayvanlar hem de bitkiler oksijen üretselerdi,
atmosferdeki oksijen oranı çok artar ve atmosfer kısa sürede “yanıcı”
bir özellik kazanırdı. Bunun sonucunda en ufak bir kıvılcım bile dev
yangınlar çıkarırdı.
Atmosferdeki oksijenin yüzde 80′i yukarıda resmi görülen okyanuslardaki mikroskobik canlılar tarafından üretilmektedir.
Öte yandan, bunun tam tersini de düşünebiliriz: Bitkiler oksijen değil
de diğer canlılar gibi karbondioksit üretseler ne olurdu? Eğer tüm
canlılar karbondioksit üretselerdi, bu sefer de atmosferdeki oksijen
hızla tükenir ve bir süre sonra canlılar nefes almalarına rağmen,
soludukları havada oksijen bulunmadığından “boğularak” toplu halde
ölmeye başlardı. Çocuklar görüyorsunuz, atmosfer bizi korumanın dışında
aynı zamanda nefes almamız için gereken oksijeni de muhafaza
etmektedir. Ve Allah oksijen miktarını sabit tutacak pek çok sistemi
içiçe yaratmıştır. İşte Allah, Dünyamız’daki herşeyi böyle ince
hesaplarla ve dengelerle yaratmıştır.
Akıp Giden Bulutlar: Gökyüzüne baktığımızda, havada beyaz veya gri
renkli pamuk kütlelerine benzer bulutları görürüz. Hatta kimi zaman
onları pek çok değişik şekilleriyle, bildiğimiz bir şeylere de
benzetiriz, değil mi? Peki ama bulutlar nasıl oluşmaktadır, hiç
düşündünüz mü? İsterseniz hep birlikte bu pamuk kütlelerinin nasıl
oluştuğunu görelim.
Ortalama büyüklükteki bir yağmur bulutunda yaklaşık 300 bin ton (300 milyon kg.) su bulunur.
Her gün yeryüzündeki suların bir bölümü Güneş’in sıcaklığının
etkisiyle buharlaşır. Yani su, çok küçük damlacıklar biçiminde havaya
karışır. Bu şekilde havaya karışan suya “su buharı” denir. Yere
yakınlaşan hava ısınır. Isınan hava ise yükselir ve yükselirken bu su
buharını da kendisiyle birlikte yukarılara götürür. Yüksekteki soğuk
hava ile karşılaşan sıcak havanın içindeki su buharı, buz kristallerine
dönüşür. Bunlar da bulutları oluşturur. Tuzlu denizlerden,
mineralli göllerden buharlaşan su, beraberinde tuzları da yukarı taşır.
Bu tuz taneleri gözle görülemeyecek kadar küçüktür. Atmosfer, rüzgarın
bu damlacıkları taşıması sayesinde, günde 27 milyon ton tuz kazanır. Bu
tuzlar sonradan oluşacak yağmur damlasının çekirdeğini oluşturur.
Bulutlar, Dünyamız’dan bakınca pamuk gibi görünürler. Bu nedenle
bulutların çok hafif olduklarını düşünmüş olabilirsiniz. Oysa, bu su
kristalleri, yeterince büyüyüp yağmura dönüştüğünde tonlarca su
aktığını görürsünüz. Ortalama büyüklükte bir yağmur bulutunda 300 bin
ton su bulunur. (1 ton 1000 kilograma eşittir. 300 bin ton ise, 300
milyon kilogramdır. Yetişkin bir insanın ortalama ağırlığının 60-70
kilogram olduğunu düşünürseniz bunun ne kadar büyük bir rakam olduğunu
anlarsınız.) Evet yanlış duymadınız havada asılı duran 300 bin
ton…Yağmurdaki Ölçü :Yağmur yeryüzüne belli bir miktarla yağar.
Yağmurdaki bu ölçü çağımızda yapılan araştırmalar sonucunda tespit
edilmiştir. Ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton su
buharlaşmaktadır. Bir yılda bu miktar 505 trilyon tona ulaşır. Ve yine
her yıl Dünya’ya aynı miktarda yani 505 trilyon ton yağmur yağar. İşin
ilginç yanı bu miktar her yıl aynıdır, hiç değişmez.
Yeryüzündeki hayatın devamı, bahsettiğimiz suyun eşit miktarda
buharlaşması ve tekrar yeryüzüne dönmesi yani “su döngüsü” sayesinde
sağlanır. İnsan sahip olduğu bütün teknolojik imkanları kullansa dahi,
böyle bir ölçüyü yapay olarak gerçekleştiremez. Su döngüsünde küçük bir
değişiklik olsa, kısa zaman sonra doğada büyük bir dengesizlik ortaya
çıkar. Bu da hayatın sonunu getirir. Fakat hiçbir zaman böyle olmaz.
Yağmur, Kuran’da bildirildiği gibi, yeryüzüne her sene aynı miktarda
inmeye devam eder. Yağmur damlaları arasında biraz dolaştıktan sonra,
yağmur yağdıktan sonra oluşan muhteşem bir güzelliğin renkleri arasında
yolculuğumuza devam edelim.
Rengarenk Gökkuşağı :Bu yolculuğumuz da rengarenk gökkuşağının içinde
olacak. Bugüne kadar bir gökkuşağı görmüş olmalısınız. En azından
kitaplarda veya televizyonda görmüşsünüzdür. Eminiz gökkuşağının
renkleri ve şekli hepinizin çok hoşuna gitmiştir. Peki bu rengarenk gök
tacının nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? Şu ana kadar düşünmedinizse
bile bu başlığı okuduğunuzda düşünmüş olmalısınız. Öyleyse siz daha
fazla merak etmeden hemen anlatmaya başlayalım.
Gökkuşağı, güneş ışınlarının yağmur damlasının içinden geçerken 7
ayrı renge ayrılmasıyla oluşur. Gökkuşağı aslında uzaydan bakıldığında
tam daire şeklindedir, ama biz Dünya’dan yarısını görürüz.
Gökkuşağı, yağmurdan sonra Güneş’in görülmesiyle ortaya çıkar. Yedi
renk, taç gibi yarım daire şeklinde arka arkaya dizilir. Gökkuşağının
bu hali çok etkileyicidir. Gökkuşağı aslında bir ışık oyunudur.
Gökkuşağı, güneş ışığının temel renklerini taşır. Evet bizim beyaz
olarak gördüğümüz güneş ışınları aslında renklidir. Güneş’ten gelen bu
renklere temel renkler denir. Temel renkler, kırmızı, turuncu, sarı,
yeşil, açık mavi, koyu mavi ve mordur. Güneş ışınlarının beyaz rengi bu
renklerin birleşmesiyle ortaya çıkar. Ancak güneş ışını, bir yağmur
damlasının içinden geçtiği zaman gerçek renkleri ortaya çıkar. Çünkü,
su ışığı kırar. Suyun ışığı kırma etkisiyle renkler ayrışır. Ayrılan
renkler yağmur damlasının arkasından yansır ve dışarıya eğrilerek
çıkarlar. Karışık mı göründü? Eğer karışıksa kristal bir bardak bulun
ve üzerine güçlü bir ışık tutun. Burada su damlasının görevini, cam
yerine getirir. Göreceksiniz, bardağa güçlü bir ışık geldiğinde,
duvarda küçük bir gökkuşağı belirecek. Bu arada çocuklar, gökkuşağından
bahsederken hep yarım daire diyoruz ama, bu doğru değildir. Çünkü,
gökkuşağı aslında tam bir çember biçimindedir. Fakat, yerden bu
çemberin bütünü görülemez. Bu nedenle gökkuşağını her zaman yarım daire
olarak görürüz. Sadece uçaktan tam daire olarak görülebilir.
Gökkuşağının çemberinin merkezi, her zaman Güneş’in tam karşısına düşen
bir noktadadır. Güneş yükseğe çıktığında, gökkuşağı da tam Güneş’in
karşısına gelecek şekilde yukarı çıkar.
Böyle renkli bir yolculuğa yine göz kamaştıran bir güzellikle devam
edelim. Bu defa, geceleri gökyüzünde gördüğümüz ve güzelliğine hayran
olduğumuz küçük bir gök cismini, Ay’ı inceleyelim.
Gecelerimizi Aydınlatan Ay
Ay, Dünyamız’ın etrafında dönen taştan bir top gibidir. Geceleri,
hava bulutsuz olduğu zamanlarda Ay, kapkaranlık gökyüzünde ışıl ışıl
parıldar. Ancak bu ışık, Ay’ın kendi ışığı değildir çünkü Ay’ın kendine
ait bir ışığı yoktur. O, yalnızca Güneş’ten gelen ışınları bir ayna
gibi etrafına yansıtır. Böylece, gökyüzüne asılı kocaman bir ışık gibi
görünür.
Bizler Ay’ın hep aynı yüzünü görürüz. Çünkü Ay, hem kendi etrafında hem
de Dünya’nın etrafında 29 günde döner. Her ikisinde de dönüş süresi
aynı olduğu için bize hep aynı yüzü denk gelir. Öte yandan, gece
gökyüzüne baktığımızda, Ay’ı bazen yuvarlak bazen yarım daire şeklinde
görürüz. Bunun sebebi, Dünya çevresinde döndükçe, Ay’ın aydınlık olan
yüzünün farklı biçimler almasıdır. Dünya ve Ay, birbirini çeker. Ama
Dünya’nın yerçekimi Ay’ın yerçekiminden 6 kat daha fazladır. Buna
rağmen Ay’ın yerçekimi Dünya’yı etkiler. Bu çekim, okyanuslarda ve
denizlerde “gel-git” denilen bir olaya neden olur. Su seviyesi
kıyılarda bir süre alçalıp sonra eski haline döner. Eğer Ay’ın çekim
kuvveti daha şiddetli olsaydı, gel-gitler su seviyesinin çok fazla
alçalıp yükselmesine neden olurdu. Böyle bir durum karşısında, denize
yakın bölgeleri sürekli su basardı. Gece-Gündüz ve Mevsimler :
Dünyamız’daki mevsimler 23.5 derecelik eğimden kaynaklanır.
Dünyamız, kendi etrafında dönüşü sırasında yörüngesine göre hafif eğik
bir pozisyonda durur. Bu da; ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış olarak
adlandırdığımız dört mevsimin oluşmasının tek sebebidir. Eğer Allah
dileseydi, Dünyamız dik dururdu. Ama Dünya yörüngesinde tam dik
dursaydı, hiçbir mevsim olmazdı. Dünya’nın her yerinde sıcaklıklar
sabit olurdu. Sonuç olarak, yediğimiz yiyecekten, soluduğumuz havaya
kadar bambaşka bir ortamda yaşardık.
Peki çocuklar, gece ile gündüzün nasıl olduğunu hiç düşündünüz mü?
Uzayda her yer karanlıktır. Oysa, uzayın içindeki Dünyamız’da gece
gündüzü, gündüz geceyi takip eder. Sabahları hava aydınlanır, akşam
olunca kararır. Peki kapkaranlık uzayda Dünyamız sabah olunca nasıl
aydınlanır? Bunun nedeni, Dünyamız’ın, yörüngesinde ilerlerken bir
topaç gibi kendi etrafında da dönmesidir. Dünya kendi etrafında
döndükçe Güneş’e karşı gelen yüzü aydınlanır. Oysa, gezegenlerden
Uranüs, kendi yörüngesinde yerde yuvarlanan bir top gibi
ilerlemektedir. Bu olağanüstü bir duruma neden olur: Uranüs’ün bir
tarafı hep aydınlık, diğer tarafı ise hep karanlıktır. Peki, Dünya’nın
bir tarafında sürekli gündüz, diğer tarafında sürekli gece olsaydı ne
olurdu? Kuşkusuz böyle bir durumda insanların belirli bir uyku saati
olmazdı. Herkes farklı zamanlarda uyur, farklı zamanlarda uyanık
olurdu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde aksaklıklar olurdu.
Uçakla hep batıya doğru giden bir yolcu, Güneş batmadığı için
devamlı gündüzü yaşar. Eğer Dünyamız kendi ekseni etrafında dönmeseydi
biz de tıpkı bu uçaktaki yolcu gibi geceyi hiçbir zaman göremezdik.Önce
sürekli gündüzü yaşadığımızı düşünelim: Rahat uyuyabilir miydik acaba?
Ayrıca, sadece gece görebildiğimiz Ay’ı ve yıldızları hiçbir zaman fark
edemezdik. Ya da sürekli karanlığı yaşasaydık? Herşeyden önce Güneş’i,
bulutları, gündüz gözüyle görebildiğimiz güzelliklerin hiçbirini
göremezdik. Uyuma saatlerimiz ile okul saatlerimiz kimbilir nasıl
olurdu? Gece karanlığında okula gider ve ders aralarında karanlık
havada bahçede oynamaya çalışırdık. Ancak bunlardan daha da önemlisi,
yaşayabilmek için hem karanlığa hem de aydınlığa ihtiyaçları olan
bitkiler kısa zamanda yok olurlardı. Dolayısıyla bu da canlılığın sonu
olurdu. Ancak, Rabbimiz bizlerin hayatını kolaylaştırmak için geceyi ve
gündüzü yaratmıştır. O, bizim için geceyi ve gündüzü yaratarak,
yaşamımızı en güzel şekilde düzene koymuştur. Kuran’da gece ile
gündüzün yaratılış sebepleri şöyle bildirilmektedir.