Doğa felsefesinin doğusu. Eski Yunanlıların öteki uygarlıklardan en
önemli farkı, dinsel inançlarıydı. Eski Yunanlıların, Mezopotamya ve
Mısır’ in insanlığın yeri ve yazgısına ilişkin kapsamlı sorulara yanıt
getiren karmaşık dinleri yanında halk öyküleri derlemesi düzeyinde
kalan yalın bir dinleri vardı. İÖ 2000 sonlarında çöken Miken
uygarlığından sonra gelen karanlık üç yüzyılda tanrılarla insanlara
ilişkin öyküler halk ozanlarınca kuşaktan kuşağa aktarıldı. Homeros
gibi ozanların şiirlerinde, tannlar ve insanlar birbirleriyle serbest
ilişkiler kurmaktaydı. Öykülerde, yeniyetme ölümsüzlere benzeyen
tanrıların hileleri ve yiğitlikleri, Mar-duk ya da Yehova’nınkilere
göre pek çocukça kalıyordu. Yunanlıların usuna takılan sorulara dinin
kolay yanıtlar veremeyişi, felsefenin ve bilimin doğuşuna yol açtı.
Eski Yunan geleneğine göre ilk doğa filozofu, İÖ 6. yüzyılda yaşamış
olan Mile-toslu Thales’tir. İÖ 585′te Güneş tutulmalarını önceden
bildirdiği ve çemberi çapıyla ikiye bölerek geometrinin formel
incelenmesini bulduğu söylenen Thales, bütün doğal olayları, katı, sıvı
ve gaz hallerinde bulunabilen bir tek maddenin, suyun değişimleri
halinde açıklamaya çalıştı. Thales’e göre dünyanın düzenliliği ve
ussallığı, nesnelerin yaratılışında var olan ve onları kararlaştırılmış
sona yönlendiren tanrısal bir gücün güvencesi altındaydı. Evrenin bütün
kesimlerinin nesnelerin genel düzeni içinde bir amacı olduğu ve
nesnelerin doğal olarak yazgılarına doğru devindikleri görüşüne dayanan
teleoloji, bir iki istisna dışında hem Eski Yunan bilimine, hem de çok
daha sonraki bilime sızmıştır.
Thales’in bütün maddelerin temel öğesi olarak suyu belirlemesi, birçok
düşünürün bu konuyu eleştirel bir biçimde yeniden ele almasına yol
açtı. Örneğin Anaksimandros suyun temel madde olarak alınamayacağını,
çünkü suyun, özünde nemlilik taşıdığını ve hiçbir şeyin kendisiyle
çelişemeyeceğini ileri sürdü. Bu nedenle, nemliliğin karşıtının (yani
dünyadaki kuru olan nesnelerin) var-olamaması gerekiyordu. O halde
Thales yamlıyordu. Thales’ten iki yüzyıl sonra doğa felsefecilerinin
pek çoğu dört öğe öğretisini kabul ettiler. Bunlar, toprak (soğuk ve
kuru), ateş (sıcak ve kuru), su (soğuk ve nemli) ve hava (sıcak ve
nemli) idi.
Biçim sorununa sistemli yaklaşan ilk filozof, İÖ 6. yüzyılda yaşayan
Pythagoras’tı. Pythagoras, titreşen tellerde, telin boyu ile Çıkan
sesin yüksekliği arasındaki ilişkiyi inceleyerek fiziksel deneyimler
ile bunlara ait sayısal bağıntılar arasındaki köprüyü oluşturan
matematiksel fiziğin doğmasına yol açtı.
Aristoteles ve Arkhimedes. Aristoteles bir biyologdu. Onun deniz
hayvanları üzerine gözlemleri 19. yüzyıla değin geçerliğini korudu.
Teleolojik biyoloji çalışmaları ise Charles Darvvin’e kadar bilim için
bir iskelet oluşturdu. Teleolojik yaklaşımın fizikte o güne değin
belirgin bir yeri yokken, Aristoteles bu yaklaşımı evren üzerindeki
görüşlere egemen kıldı. Öğretmeni Platon’ dan, gökcisimlerinin
(yıldızlar ve gezegenler) kutsal ve dolayısıyla yetkin olduklarını öne
süren dinsel önermeleri harfi harfine almıştı. Buna göre gökcisimleri
ancak yetkin, sürekli ve değişmeyen bir hareket içinde olabilirlerdi,
yani ancak tam dairesel hareket yapabilirlerdi. Kutsal olmayan Yer ise
eylemsizdi ve merkezde bulunuyordu. Yer’den Ay’a kadar her şey sürekli
değişerek yeni biçimler oluşturuyor ve sonra bozularak biçimsizliğe
dönüyordu. Ay’ın ötesinde evren, eşmerkezli, bitişik kristal kürelerden
oluşmuştu. Bu küreler aralarında belirli açılar olan eksenler
çevresinde hareket ediyordu. Bütün hareketlerin nedeni ise, evrenin
dışında hareketsiz duran Tanrı idi.
Aristoteles için önemli olan, kendiliğinden ortaya çıkan bütün
etkinliklerin doğal oluşuydu. Bu nedenle araştırmanın uygun yöntemi
yalnızca gözlemdi. Nesnelerin etkinliklerini ve gizli özelliklerini
aydınlatmak amacıyla doğal koşulların değiştirilmesi demek olan
deneyin, doğal bir yöntem olmadığı için nesnelerin özünü açığa
çıkarması beklenemezdi. Bundan ötürü Yunan biliminde deney hiçbir zaman
önemli bir yer tutmadı.
Arkhimedes, dairenin alanı ve konikler üzerine araştırmaları olan
parlak bir matematikçiydi. Kaldıraç yasası deneyi, Euklei-des’in
geometrideki tanıtları kadar eksiksizdir. Özgül ağırlığı bulmasını
sağlayan hidrostatik üzerine çalışmalarında ortaya çıkarıp geliştirdiği
yöntemi önce matematiksel biçimde vermiş, sonra bunu matematik
yöntemlerle işleyerek fizik terimleri cinsinden anlatılabilecek
sonuçlara ulaşmıştı.
Aristoteles ve Arkhimedes’in astronomideki yaklaşımları bu bilimin iki
değişik gelişimine yol açtı. Aristoteles’i izleyenler gezegen
yörüngelerinin çemberler olduğu savını sürdürürken, özellikle Büyük
İskender’in fetihleri sonunda Babillilerin gözlemlerini ve matematik
yöntemlerini tanıyan öbürleri, nedenleri bir yana bırakarak
gezegenlerin konumlarını hesaplamakta kullanılacak bir matematik model
geliştirmeye yöneldiler. Bu ikinci geleneğin en yetkin temsilcisi İS 2.
yüzyılda yaşamış olan Ptolemaios’tu.
Tıp. Yunan öncesi dönemde tıp hemen hemen tümüyle dinsel ve törenseldi.
İÖ 5. yüzyılda Hippokrates’le birlikte büyük bir değişim oldu;
hastalıkların doğaüstü değil, doğal olaylar olduğu ortaya kondu. Antik
Çağda tıp bilimi geç Helenistik dönemde doruğuna ulaştı. Çalışmaların
çoğu İÖ .3. yüzyılda, Yunan etkisindeki Mısır’da, İskenderiye
Kütüphanesi’nde gerçekleştirildi. Göğüs boşluğundaki organlar
betimlendi ve işlevleri araştırıldı. Antik Çağın son büyük hekimi
Bergamalı Galenos’tu. Kurduğu fizyoloji sisteminde, üçe bölünmüş ruhlar
(doğal, dirimsel ve hayvansal) bedeni bir bütün olarak diri tutmak için
sırasıyla toplardamarlar, atardamarlar ve sinirlerden geçiyordu.
Fizyoloji ile tedavi arasında ise yeterli bir ilişki kurulamamıştı.
Eski Türklerde Devlet Teşkilatı, Kültür ve MedeniyetTürk cemiyetinin
temeli aile idi. Evlenen kız veya erkek, ailesinden kendi hissesine
düşenleri alarak ayrı ev kurardı. Aileden sonraki en büyük sosyal
birlik Uruk (sülâle) idi. Uruk veya soylar toplamına ise boy denirdi.
Boyların kendilerine ait toprakları, başlarında boy beyleri bulunur,
boy beylerini ise aile ve uruk temsilcileri seçerdi. Boylar birleşerek
siyasî bir birlik haline gelirse, buna “budun” denirdi. Budunun başına
geçen kimseye “han” adı verilirdi. Birden fazla budun bir merkezden
idare edilirse, buna “il” denilmekteydi ki, bugünkü “devlet” teriminin
karşılığıdır.Türklerin en belirgin özelliklerinden biri, kuvvetli bir
teşkilâtçılık yeteneğine sahip olmalarıdır. Yaşadıkları hayat da onları
hürriyete, istiklâle alıştırdığı için, hiçbir zaman devletsiz
olmamışlardır. Gerçekten, Türklerin 2500 yıllık tarihlerinde, devletsiz
kaldıkları, yani istiklâllerini kaybettikleri bir devre rastlanmaz.
Dünyada daima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur. Türklerde
istiklâle verilen değer, bazı tarihî kayıtlarda görülmektedir. M.Ö.
58′de cereyan eden bir hâdise dolayısıyle, Çin yıllığı, Hun devlet
meclisinde yapılan şu konuşmayı nakleder:”Bizim için, tâbiiyet, yüz
kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız
istiklâlimizi, Çin ile uzlaşmak pahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek
savaşçılarımız halâ mevcutken, devletimizi korumalıyız.”Orhun
Kitabeleri’nde ise, istiklâl elden gittikten sonraki durum için: “Beğ
olmaya lâyık oğlun kul, hâtun olmaya lâyık kızın cariye” olduğundan
yakınan Bilge Kağan, Türk devlet ve istiklâlinin devamına inancını şu
sözlerle ifade etmiştir: “Yukarıda gök çökmedikçe, altta yer
delinmedikçe, Türk budununun ilini, töresini kim bozabilir.”Türk
devletinin başında bulunan kimselere “Tanju, Kağan, Han, Yabgu,
İlteber” gibi çeşitli isimler verilmiştir. Bunların hükümdarlık
alâmetleri, “taht, otağ, tuğ, davul, sorguç” gibi şeylerdi. Hükümdar
tuğunun tepesinde, altından bir kurt başı bulunurdu. Hükümdar,
yaradanın inâyet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar,
onu zenginlik ve adalet içinde yaşatırdı. Bunu başaramayan kağandan,
yaradanın, kut’u yani siyasî iktidarı geri aldığı düşünülür ve ona
karşı isyan etmek meşru sayılırdı. Hükümdarlar, devlet işlerinde daima,
büyük beylerden meydana gelen bir meclise danışırlar, onların razı
olmadıkları işi, pek yapmazlardı. Danışma meclislerinde herkes sözünü
açıkça söyler, hükümdarı dahi istediği gibi tenkit edebilirdi. Çünkü
meclis üyeleri, asıl güçlerini, temsil ettikleri zümrelerden alırlardı.
Hükümdarın idare yetkisi, bazı şartlarla tahdit edilmiştir. Bunların
başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura
kavuşturmak gelir. Kutadgu Bilig’de, halkın hükümdardan isteklerini; a)
iktisadî istikrar, b) âdil kanun, c) âsâyiş olarak sınırladıktan sonra
, “Ey hükümdar, sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkını iste”
denilmektedir.Hükümdarların eşlerine “katun” (hâtun) denirdi. Türk
kağanları çoğunlukla Çinli veya diğer yabancı prenseslerle
evleniyorlardı. Bunlar daha çok siyasî sebeplere dayanıyordu. Ancak,
oğulları hükümdar olacağı için, ilk eşlerini Türk kızlarından seçmeye
dikkat ederlerdi. Hâtunlar, zaman zaman devlet işlerine karışırlar,
hattâ kendi başlarına hükümdar bile olabilirlerdi. Fakat onların devlet
işlerine karışmaları, dâima şikâyet konusu olmuş ve çoğunlukla kötü
sonuçlar vermiştir.Kağanların oğulları, devlet işlerine alışmak üzere,
tecrübeli devlet adamlarının yanında yetişirler, sonra devletin sağ
veya sol kanadına vali olurlardı. Bunlar han, şad, tigin gibi unvanlar
alırlardı.Hükümdarın ve valilerin emirleri altında, çeşitli görevler
yapan devlet memurları vardı. Sivil idarede devlet meclisi üyeleri,
buyruklar (nâzır, bakan), iç buyruklar (saray idaresine bakan) yanında
inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg,
babacık vb. unvanları taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet
büyükleri bulunurdu. Devletin dış siyaset işlerini idare eden memuruna
“tangucı”, hükümdarların başvezir durumundaki baş müşavirlerine ise “aygucu”
denirdi.Eski Türkler, devamlı şehirlerde yaşamadıkları için, yerleri,
sayıları belli bir orduları yoktu. Esasen Türklerde herkes savaş
sanatını bilir ve gerektiğinde hemen kendi beylerinin emrinde orduya
katılırdı. Askerlik hizmetinden dolayı kimse devletten ücret almaz,
savaş ganimetinden kendi payına düşeni alırdı. En büyük askerî birlik,
10 000 kişilik kuvvetti. Bu birliğe Tabgaçlar, Göktürkler ve
Uygurlar’da “tümen” adı veriliyordu. Tümenler binli, yüzlü, onlu
gruplara ayrılır ve bunların başına binbaşı, yüzbaşı, onbaşı denen
komutanlar tayin edilirdi.Ordular, o çağın tekniğine göre en tesirli
silahlarla donatılırdı. Meselâ başlıca silahları olan ok, yay ve kılıç,
mızrak ve kargının yanında, kumandanlarda neft atan yangın mermili
mancınıklar, subaylarda, görülmemiş savaş âletleri bulunuyordu. Savaşta
düşmana en şiddetli darbeyi vuranlar, okçu süvari birlikleriydi. Bunlar
yıldırım hızıyla düşman birliğine ok yağdırıp şaşkına çevirirler, sonra
öbür birlikler düşmanı çevirerek imha ederlerdi. Savaş sırasına yarım
ay biçiminde açılırlar, merkezdekiler geri çekiliyormuş gibi görünür ve
onları takip eden düşman, sağ ve sol kanatların kapanmasıyla çevrilmiş
olurdu. Bu savaş usulüne Türkler kurt oyunu (Turan taktiği) adını
verirlerdi. Türk ordularının en önemli özelliklerinden biri de
disiplindi. Savaşta bir asker, komutandan gelen emri eksiksiz yerine
getirmekten başka bir şey düşünmezdi.Diğer taraftan, etrafları devamlı
düşmanla çevrili bulunan Türklerin, rahat ve emin olabilmeleri,
disiplinli bir şekilde birlik ve beraberlik içinde yaşamalarıyla
mümkündü. Bu itibarla Türk ülkelerinde nizam ve intizam sağlayan töre,
her şeyden önce gelirdi. Türk töresi bugünkü gibi yazılı kanunlar
halinde olmayıp, örf ve âdet şeklinde çok sağlam olarak yerleşmişti.
Her konuda, töre’nin ne olduğunu, küçükler büyüklerden öğrenerek ve
yaşayarak yetişirlerdi. Gerek kağanın başkanlık ettiği siyasî
mahkemelerde, gerek öbür yargıcıların idare ettiği normal mahkemelerde
töre hükümleri hiç şaşmadan uygulanırdı. Töreye hükümdar da karşı
gelemezdi. Töreye ters düşen kağanlar, tahtlarından indirilir, hattâ
idam edilirdi. Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva
ederdi. Cezaları ağırdı. Ancak töre, Türk cemiyetinin belkemiğini
teşkil ettiği için, kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmezdi.
Zaten, töre’nin dâima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan
kabul ederdi. Öyle ki, Türk töresi, milletin yüzlerce yıllık hayat
tecrübesinden süzülmüş kurallardan ibaretti.Eski Türklerin dinleri,
hangi dinden oldukları, bugün hâlâ tartışma konusu olmaya devam
etmektedir. Eski Türklerden günümüze, bu bilgileri ortaya çıkaracak
yazılı metinlerin gelmemesi, doğru veya yanlış pek çok değerlendirmenin
yapılmasına sebep olmaktadır. Meselâ Oğuz boylarında bir orgon/uğur
kabul edilen kuşlar, totemcilik olarak açıklanmıştır. Oysa totemcilik
sadece, bir hayvanı ata tanımaktan, yani ona değer vermekten ibaret
değildir. Bir inanç sistemi olarak onun içtimaî ve hukukî cepheleri de
vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir. Bu
bakımdan, bunları eski Türklerde totem inancı ile izah etmek mümkün
görünmemektedir.Birçok tarih kitabındaysa, eski Türklerin, Şaman dinine
mensup oldukları iddiâ edilmektedir. Aslında Şamanlık bir din olmayıp
sonradan Türklerin dinine karışmış bir hurafe durumundadır. Türkler,
Tunguzca bir kelime olan “şaman” yerine “kam” kullanırlardı. Kam,
tabiat-üstü güçlerle temasa geçebilen insandır. Bunlar, kendilerine
göre birtakım usullerle trans hâline girer, yani kendilerinden geçer ve
normal insanların görüp işitmediği şeylerden haber verirlerdi.
İslâmiyet’ten önce Arabistan’daki kâhinlere benzeyen bu kişiler, yani
kam veya şamanlar, din adamı olmaktan ziyade, birer kabile büyücüsü
durumundaydılar. Gelecekten haber verirler, hastaları iyileştirirler,
ruhlar âleminde neler olup bittiği hakkında ileri geri konuşurlardı. Bu
büyücülere olan inancı, din gibi görmek de meseleyi içinden çıkılmaz
hale getirmektedir.Bugün kesinlik kazanan bilgilere göre Türkler,
Tengri (tanrı) dedikleri bir yaratıcıya inanmaktaydılar. Tanrının
iradesinin üstünlüğüne inanılır, her işte onun rızası düşünülürdü. Kazâ
ve kadere inanırlar, Yaratan öyle istediği için bir işin öyle olduğunu
kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya Gök-Tanrı denildiği de olurdu. Bazıları
bu sebeple, tanrının gökyüzü olduğunu belirttiler. Oysa Orhun
Kitabelerinde: “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldıkta, ikisi
arasında insanoğlu yaratılmış” denilerek, bunların mahluk (yaratılmış
şey) oldukları belirtilmiştir. Yine onların “Tanrı yapar, Tanrı yaşar”
inancına göre, Tanrı mahlûk değil, yaratandır. Dolayısıyla Gök-Tanrı
meselesinin, gökyüzünü tanrı olarak kabul etmek değil, olsa olsa yanlış
bir inanışla tanrının gökyüzünde, yani üstte olduğunu kabul etmek gibi
bir düşünceyle ortaya çıktığı kabul edilebilir. Nitekim bugün dahi, çok
yanlış ve söylenmesi çok tehlikeli olan “üstümüzde Allah var” sözü
bazen kullanılmaktadır.Diğer taraftan, eski Türklerde ahlâkî prensipler
bakımından, zina etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak, düşmanları
bile olsa bir kimseyi aldatmak, zulüm etmek, hırsızlık yapmak gibi
hususlar, büyük suç olarak kabul edilip, bunları yapanlar çok ağır
şekilde cezalandırılırdı.Yukarıda belirtilen temel itikadî ve amelî
esaslar, İslâm’la büyük bir benzerlik göstermektedir. Allah’ın her
kavme ve millete peygamber gönderdiği bilindiğine göre, Hazret-i Nuh’un
oğlu Yâfes’in evlatları olan Türklere de peygamberler geldiği ve
bunlara doğru yolu gösterdiği, çok büyük ihtimal dahilindedir. Ancak bu
peygambere veya yol göstericiye Türklerin ne ad verdiği üzerinde
durulmalıdır. Nitekim, uçmak (Cennet), tamu (Cehennem), yükünç (secde,
namaz), uluğ-gün (kıyamet), yek (şeytan), yazuk (günah) terimlerinin
her biri İslamiyet’te de görülmektedir. Bu durumda Türklerin, sonradan,
zalim hükümdarlar veya bozuk din adamları eliyle, dinlerine hurafeler,
yanlış fikirler katıldığı anlaşılmaktadır. Göktürklerin ilk yıllarında
Budistler, onların ülkelerinde tapınaklar kurmaya ve taraftar toplamaya
başladılar. Mukan Kağan’ın ölümü üzerine onun yerine geçen Taba Kağan
(572-581), Budist rahiplerini ve onların tapınaklarını aziz kılmaya
başlayınca, beyleri bu işe karşı çıktı. Aynı şekilde Bilge Kağan, Tao
dininin ve Budizmin Türkler arasında yayılmasına göz yumunca, Bilge
Tonyukuk karşı gelerek, bu dinlerin Türk milletini uyuşturacağını
belirtti ve engelledi.İlk defa, Uygur Kağanı Bögü Kağan (759-779),
Tibet Seferi sırasında Mani dînini kabul etti ve halkı bu dine
çevirmeleri için, yanında mani rahipleri getirdi. Uygur Devleti,
böylece resmen Mani dînine girdi. Daha sonra Uygurların bir kısmı
Budist oldu. Avrupa’ya giden Türklerden Hazarlar, Musevî dinine
girdiler. Avrupa’daki diğer Türk kavimleriyse Hıristiyanlaşarak millî
benliklerini kaybettiler.