Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Image Hosted by ImageShack.us

(¯`·.¸(¯`·.¸HerSeyBurda.·´¯)¸.·´¯) : Filmler,Mp3ler,Komik Yazilar,Oyunlar,Bilgiler,Din,Oku Bilgilen,Cinsellik,Eğitim,Yaşam,Sanat,Psikoloji,İndir,

Her Şey Bu Sitede... Her Şey Dedik !!

17 tane "ve" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"ve" tagli diger ogeler resimler , videolar

Msn mail hacklenmesi durumu ve verilen cezalar

Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesi kapsamında, mail veya MSN hackleme durumunda, iki yıla kadar hapis veya adli para cezası istemiyle karşı karşıya kalınması mümkündür. Ardından bu suç eğer mail hackleme sonucunda, maili hacklenen kimsenin bilgilerinde bir değişiklik veya eksiklik meydana geldiğinde madde 243/III devreye girer ve ceza iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına dönüşür. Yani para cezası imkanı da kalmaz. Öte yandan, msn hackleme hacklenen kişiyi belli bir davranışı yerine getirme, zorlama veya tehdit ettiği takdirde, yine Türk Ceza Kanunu’nun 107. maddesi gereğince bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile karşılaşılır. (Önceki cezaya ek olarak.) Mail hackleme şayet bu amaçlarla değil de sırf o kişide sıkıntı meydana getirmek, o kişiyi rahatsız etmek gibi amaçlarla yapılıyorsa (genelde bu amaçla yapılıyor zaten) bu durumda Türk Ceza Kanunu’nun 123. maddesi gereğince faile üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir (Önceki cezalara ek olarak.) Maili hacklenen kişi bir kamu kuruluşunda çalışıyor ve bu mail adresini kurum gereği kullanıyor ve bu mailinde işini sürdürmesi için gerekli birtakım belgeler bulunduruyorsa, bu durumda Türk Ceza Kanunu’nun 113. maddesi gereğince bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (Önceki cezalara ek olarak.) Şayet maili hacklenen kişi, kamu kuruluşunda değil de özel sektörde çalışıyorsa, bu durumda Türk Ceza Kanunu’nun 117. maddesi gereğince altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası verilir. (Önceki cezalara ek olarak.) Ayrıca Türk Ceza Kanunu’nun 124. maddesinde düzenlenen haberleşmenin engellenmesi suçu sübut bulduğundan, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur. (Önceki cezalara ek olarak.)
Bunun yanında mail hackleyen kişi haberleşmenin gizliliğini ihlal ettiği için de Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesi gereğince altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. (Önceki cezalara ek olarak.) Bu haberleşme bilgileri ayrı bir yerde kaydedildiği takdirde ise bu ceza yine aynı maddenin devamındaki ibareye göre bir yıldan üç yıla kadar ceza ile karşılaşılır. (Önceki cezalara ek olarak.) Bu haberleşme bilgileri hukuka aykırı olarak ifşa edildiği takdirde ise madde 124/II devreye girer ve yine bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası söz konusu olur.. (Önceki cezalara ek olarak.) (Msn konuşmalarını kaydedip başkalarına bunları açıklayanlar da bu ceza ile karşılaşır.) Ayrıca mail hackleme özel hayatın gizliliğini ihlal suçu kapsamina girdiğinden Türk Ceza Kanunu’nun 134. maddesi gereğince altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırma söz konusu olur. (Önceki cezalara ek olarak.)

Türk Ceza Kanunu’nun 135/I,II nolu maddesine göre; kişisel verilerin kaydedilmesi suçu da işlenmiş olduğundan altı aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla karşılaşılır. Kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sağlık durumlarına ilişkin belgelerin veri olarak kaydedilmesi de bu hüküm içerisindedir. (Önceki cezalara ek olarak.) Bütün bu saydığım hükümlerden hakkında dava açılmış olan kimse, bu suçu özel bir bilgi ve beceri sayesinde gerçekleştirmiş olduğu için (yani herhangi bir kişinin gerçekleştiremeyeceği bir eylem olduğundan) (kaldı ki mail hackleme tamamen bu kapsamdadır) verilecek ceza yarı nisbetinde artırılır. Ayrıca kişilere ait mail hesapları hukuken onların mal varlıkları (mamelek) içerisinde kabul edildiğinden, mal varlığına karşı işlenen suçlar kapsamında ve özel olarak Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesine ve devamında düzenlenen hırsızlık suçu kapsamında ele alınır ve 142/I fıkrasının e bendi gereğince üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (Önceki cezalara ek olarak.) Öte yandan bu suçlarla birlikte kişilerin internet bankacılığı hizmetleri dolayısıyla kullandığı bilgileri ele geçiren kimseler de (kullanmış olması şart değil) Türk Ceza Kanunu’nun 245. maddesi gereğince üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ve adli para cezası ile cezalandırılırlar.Yazdığım kanun hükümlerinden bazıları kamu davası bazıları ise takibi şikayete bağlı suç niteliğindedir. Ayrıca bu tespit ettiğim Türk Ceza Kanunu kapsamındaki suçlar haricinde özel kanunlarda belirtilen hükümler de söz konusu olmaktadır. Buna göre : Önceki cezalara ek olarak diye diye her hacklenen mail sonrası, Savcılığa veya Emniyet birimlerine vereceğiniz detaylı bir dilekçe ile hackleyen kişiyi ortalama 26 yıl hapis cezası ile karşı karşıya bırakabilirsiniz.PEKİ BU CEZALAR NASIL YERİNİ BULACAK? Peki neden bu kadar ceza söz konusuyken bu kadar insanın mailleri hackleniyor? Çünkü kimse bu konuların hukuk sistemi tarafından düzenlendiğini bilmiyor. Bilmediği gibi bunu yapanların üzerine gitmiyor. Halbuki böyle bir durumla karşılaşan kimsenin yapacakları çok basit.Bir dilekçe yazarak ya Emniyet birimlerine ya da herhangi bir yer Adliyesinde Cumhuriyet Savcılıklarına başvurmaları yeterli. Ayrıca kişisel bilgisayarlarının IP numarasını, mailine en son girdiği tarihi, en son kullandığı şifreyi ve en son kullandığı gizli soru ve yanıt bilgilerini dilekçesine ek olarak bildirirse işler daha da kolaylaşacaktır. Savcılık talimatı veya mahkeme kararı sonucunda Emniyet Müdürlükleri tahkikata başlayacak, kullandığınız mail adreslerinin yetkili sahiplerine ulaşılarak mailinize hangi tarihte hangi IP numaralarına girildiği tespit edilecektir. Şayet mailinizi hackleyen kişi statik IP kullanmıyorsa, değişken IP numaraları Telekom tarafından sürekli olarak kayıt altında tutulduğundan hangi tarihte mailinize hangi bilgisayardan girildiği kolaylıkla tespit edilecektir. Yine buna bağlı olarak mailinizi hackleyen internet kullanıcısının kişisel bilgileri ve adres bilgileri Emniyet talimatı ile temin edilerek Cumhuriyet Savcılığına verilecektir. Tamamlanan hazırlık tahkikatından sonra Cumhuriyet savcısı şüpheli şahıs hakkında kamu davası açacak ve Emniyet kuvvetleri marifetiyle bu şahıs yakalanacaktır. Şayet mail hackleyen internet kullanıcısı bir ticari işletmeye ait bir bilgisayarı kullanmışsa aynı şekilde o ticari işletme hakkında da tahkikat uygulanacak ve hüküm kesinleştiğinde o işletme hakkında güvenlik tedbirlerine hükmedilecektir.Kullandığınız mail hesabı yabancı bir ISP(İnternet Servis Sağlayıcısı) olduğu durumlarda Cumhuriyet Savcılıkları istinabe yoluyla o ülkenin yetkili makamları üzerinden aynı bilgileri temin edeceklerdir. Ancak msn hesapları zaten Microsoft Türkiye’ye bağlı bir hizmet olduğundan buna pek gerek kalmayacaktır.

Yukarıdaki yazılar alıntıdır.

Ege Ve Yunan Medeniyetleri

Ege Ve Yunan Medeniyetleri

- Ege ve yunan medeniyetleri Girit Yunanistan Makedonya Trakya ve batı
Anadolu’da yaşayan toplulukların meydana getirdiği bir medeniyettir
- Ortaya ilk çıktıkları yer Girit adasıdır
- M.Ö. II. Binde dorlar Yunanistan Anadolu’dan geldi MÖ 7. yy da dorlar tarafından yıkıldılar
- Dorlarla beraber polis adı verilen şehir devletleri kuruldu
- En önemli şehir devletlerinden Atina ve Isparta
- Yunanlarda çok tanrılı bir din vardı
- Tanrıların olimpos dağında oturduğuna inanılırdı
- Her dört yılda bir zeus adına olimpiyat oyunları düzenlenirdi
- Halk üçe ayrılırdı; büyük toprak sahibi soylular,tüccarlar,küçük toprak sahipleri
- Bir de köle sınıfı vardı ve bunların hiçbir hakkı yoktu
- Halk geçimlerini zeytincilik balıkçılık ve hayvancılıktan kazanırlardı
- Zamanla ticaretin gelişmesiyle Ege ve Karadeniz kıyılarında koloniler kurdular
- VIII yy da FENİKELİLERDEN ALDIKLARI yazıyı kullanmışlardır
- En önemli destanlar homerosun ilyada ve odise destanlarıdır
- Filozoflar: Sokrat Eflatun Aristo Tarih alanında: Herodot Tukidides Ksenefon HİPOKRAT MODERN TIBBIN KURUCUSUDUR.

Fenike Medeniyeti

- MÖ 1200 yılında kuruldu
- Suriye ve Lübnan kıyılarında yaşayan denizci bir kavimdir
- Akdeniz kıyılarıyla Mezopotamya arasında arası ticari yolların başlangıcında olduklarından kısa zamanda zenginleştiler.
- Ayrı şehir devletleri halinde yaşarlardı en önemlileri sayıda(sidon) ve sur(tir) şehirleri idi
- En ünlü ticaret kolonisi kuzey afrikadaki kartaca idi
- Mısırdan öğrendikleri yazıyı harf yazısına çevirip 22 harfli bir alfabe yapmışlardır
- Doğu ve ön Asya medeniyetlerine Ege bölgesine taşıyarak tanıttılar
- Yunanlılar ve Romalılar bu 22 harfli alfabeyi geliştirerek günümüzdeki Latin alfabesi ortaya çıkmıştır

İbrani medeniyeti

- yukarı mezopotamya ve suriyede yaşarlarken MÖ 1200 YILLARINDA Filistin gelerek yerleştiler
- Hz. Musa döneminde birlik haline geldiler
- Hz. Davud döneminde gerçek bir devlet haline geldiler
- Hz. Süleyman döneminde en iyi dönemlerini yaşadılar
- Hz. Süleyman öldükten İbrani birliği bozuldu
- İki ayrı devlete bölündüler İSRAİL VE YAHUDİ(YUDA)
- İsrail devletine Asurlular MÖ 772’DE , Yahudi devletine babilliler son verdi MÖ 587
- Tek tanrı inancı görülür Hz. Musanın kutsal kitabı Tevrat’a inanırlar
- Romalılar zamanında Kudüste büyük bir ayaklanma çıkaran Yahudiler sürgün edildiler
- En ünlü eserleri Hz Süleyman zamanında yapılan Mescid-i Aksa’dır
- Bugünkü mescid-i aksa emevi halifelerinden abdülmelik tarafından tarafından yapılmıştır
- Mescit-i Aksa Haz Muhammed ‘in Miraç’ta uğrak yeridir .

Çocuklar uzlaşma ve işbirliği ile terbiye edilir


 


Çocuk “disiplin” adına nedenini anlayamadığı kurallarla veya her davranışına aşırı hoşgörü göstererek eğitilemez. Aileler ancak çocukla işbirliği içinde, nedenini açıkladıkları kurallarla disiplin sağlayabilir

Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV), Erken Çocukluk Eğitimi Birim Koordinatörü Canan Erman ve Baba Destek Birimi Koordinatörü Hasan Deniz, anne ve babalara çocuklarında istenmeyen davranışlar yerine olumlu davranış geliştirmenin yöntemini anlatıyorlar:

* Yaşının özelliklerini bilin: Çocuğun içinde bulunduğu dönemin gelişimsel özelliklerini bilerek beklentiler oluşturmak gerek. Örneğin, üç yaşına kadar çocuklar başkaları ile uyumlu bir şekilde oynayamaz. İki yaşındaki çocuklarını başka çocuklar ile oynamaları için bir ortam yaratmaya çalışan aileler hayal kırıklığına uğrar. Aynı şekilde iki yaşında bir çocuk ile yemeğe gidildiğinde onun uzun süre yerinde oturmayacağı bilinmeli. Çünkü bu iki durumda çocuğun yaş döneminden beklenilmeyecek becerilerdir.

* Çocuk gözüyle bakın: Çocuklarının davranışlarını kendi standartları ile değerlendirmeye kalkışan yetişkinler zor anlar yaşar. Örneğin, iki yaşında topunun arkasından sokağa fırlayan bir çocuk veya dört yaşında “ödünç aldım” diyerek arkadaşının evinden sormadan oyuncak getiren çocuğu yetişkinin anlaması zor olabilir.

* Kendi çocuğunuzu tanıyın: Herhangi bir disiplin yöntemi belirli bir yaş aralığı için önerilebilir, ama anne babalar zaman içerisinde bazı yöntemlerin çocuklarında etkili olmadığını veya bazı yöntemlerin ise etkili olduğunu keşfedeceklerdir.

* Davranışını anlamaya çalışın: Aileler çocuklarının davranışlarının nedenlerini anlamaya çalışırlarsa, oluşan olumsuz bir davranışı değiştirmek için ne yapabileceklerini bulabilirler. Örneğin çocuk yemek yemiyorsa belki çok yorgundur, belki hastalanmak üzeredir veya başka bir sıkıntısı vardır.

* İhtiyaçlarının farkına varın: Örneğin, bir anne evden bir an önce çıkmak, çocuğu da oyuncakları ile oynamak istiyor olabilir. Çocuk aniden kaldırılıp götürülürse, annesine zorluk çıkartabilir. Onun isteği oyuncakları ile oynamaktır. Anne çocuğunun yanına gidip, gitme nedenlerini açıklayıp, oyuncaklara çocuğu ile veda ederse çocuk daha az tepki gösterecektir.

* Ritmine ayak uydurun: Anne babanın kendi düzenleri uğruna çocuk ile mücadeleye girmeleri yerine, onun ritmini gözetmeleri önemlidir. Örneğin, dışarı çıkma zamanının çocuğun yorgun/ aç olduğu saatlere veya uyku zamanına denk getirmemeli.

* Diğer dikkat edilmesi gereken noktalar ise şunlar: Güvenli ve tutarlı olun. Kural ve sınırları koyun. Örnek olun, Seçenek sunun. Açıklama yapın. Çözüm yolu gösterin. Üç yaşından büyük çocukların neden-sonuç ilişkisi kurmasını sağlayın.

Fiziksel ve duygusal ceza güvensizlik oluşturuyor

Ailelerin çocuklarına uyguladığı fiziksel ve duygusal cezalar çocukta kızgınlık, karşı koyma, güvensizlik, suçluluk duygularına neden oluyor. Davranışının bedelini ödediğini düşünen çocuk aynı hareketi tekrarlıyor.

Aileler çocuklarında istenmedikleri davranışları değiştirmek ve yerine istedikleri davranışı getirmek için “uzlaşı ve anlayış” yerine zaman zaman fiziksel ve duygusal cezalara da başvurabiliyor. Anne babanın kendi aile değerleri ve çevrelerinden gördükleri, uygulanan yöntemleri belirlemede etkili oluyor. Hatta toplumda kabul gören ve atasözlerine geçen bazı tutum ve davranışlar da çocuk yetiştirme yöntemleri olarak da kullanılabiliyor. Örneğin, “Dayak cennetten çıkmadır”, “Eti senin kemiği benim”, “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Evde katı bir disiplin olması şart”, “Çocuk babadan korkmalı” sözleri bazı anne babalar tarafından benimsenerek, baskıcı yöntem olarak kullanılıyor.

HOŞGÖRÜNÜN ZARARI
Bu yöntemlerin kullanıldığı ortamlarda çocuğa özgürlük hakkı tanınmaz, ceza ön plandadır ve kararlar yetişkin tarafından alınır. Kuralların nedeni bile açıklanmaz ve çocukların da bu kurallara uyması beklenir. Bu tip disiplin ise çocukta kızgınlık, karşı koyma, güvensizlik, suçluluk duygularının oluşmasına neden olur. Olumsuz bir başka yöntem ise baskının tam tersi aşırı hoşgörü yöntemi. Bu yöntemin geçerli olduğu ortamlarda çocuğun yaptığı her şey hoş görülür. Anne-baba, çocuk ne isterse ve ne yaparsa kabul eder. Bu ortamlarda genelde evde sorun yok gibi gözükse de çocukların bitmek bilmeyen istekleri ebeveynlerin dayanma sınırlarını zorlayabilir ve bu sonsuz hoşgörü ortamı sert cezaların uygulandığı bir ortama dönüşebilir. Bu durumda hem aşırı hoşgörü, hem de sert cezalar birlikte kullanıldığı için çocuk tutarsızlık yaşar. Çocuk yaptıkları onaylanıyor mu yoksa onaylanmıyor mu anlayamaz. Örneğin, çocuk uzun bir müddet evde top oynamasına izin verilir daha sonra aynı şeyi yaptığında bunalan anne-baba ceza verebilir. İşte hem baskıcı hem de aşırı hoşgörü ortamları çocukların ileri yaşlarında nasıl birey olacaklarını da belirler. Uzmanlara göre bu tür “terbiye yöntemleri” davranışın neden yapıldığı konusunda çocuğa anlama imkanı sunmazken, verilen cezalar da istenmeyen davranışın değişmesine yol açmaz. Çünkü çocuk zaten cezasını çektiği için o davranışı bir kez daha yapma hakkı kazandığını söyler. Anne Çocuk Eğitim Vakfı Erken Çocukluk Eğitimi Birim Koordinatörü Canan Erman ve Baba Destek Birimi Koordinatörü Hasan Deniz bu durumun ciddi sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor.

Rönesans ve Reformun Çıkış Sebepleri ve Sonuçları

Reform:16. yy.da Batı Kilisesi’nde gerçekleşen dinsel devrim. Siyasal,iktisadi ve toplumsal etkileriyle Hıristiyanlığın üç ana kolundan biri olan Protestanlığın ortaya çıkmasına yol açmıştır. En büyük önderleri Martin Luther ve Jean Calvin’dir.16. yy. reformcularını ortaya çıkaran Katolik Kilisesi’nin yapısı oldukça karmaşıktı. Yüzyıllar boyunca kilise,özellikle de papalık makamı Batı Avrupa’nın siyasal yaşamıyla iç içe geçmişti. Bunun sonucundan ortaya çıkan siyasal entrika ve manevralar kilisenin durmadan artan gücü ve zenginliğiyle birleşince kilise ruhani bir güç kaynağı olarak yozlaşmaya başlamıştı. Endüljans uygulaması ve kutsal emanetlerin satışa çıkarılması ile din adamları arasındaki yolsuzluklar ve dindarların sömürülmesine ve kilisenin manevi yetkisinin zayıflamasına neden oluyordu.16. yy.dan önce de, ortaçağ boyunca Aziz Francesco, Pierre Valdo, Jan Hus ve John Wycliffe gibi reformcu din adamları kilise içindeki yozlaşmayı dile getirmişlerdi. 16. yy. başlarında büyük hümanist bilgin Desiderius Eromus da ahlaki yozlaşmaya ve boş inançlara karşı Katolik Kilisesi’nde liberal bir reformun gerekliliğini savunmuş ve Hz. İsa’nın örnek alınmasını önermişti. Bütün bunlar Reform’un başlangıç günü sayılan 31 Ekim 1517’de tüm Azizler Yortusu’nun arifesinde Luther’in Wittenberg’de Schlosskirche’nin kapısına Doksan Beş Tez’i asmasından önceki reform kıpırtılarıydı.Luther’e göre kendisiyle önceki reformcular arasındaki fark, öncekilerin kilise yaşamında ki yozlaşmaya karşı çıkmakla yetinmelerine karşılık, onun sorununun kökenini, kilisenin kurtuluş ve kayra öğretisindeki sapmayı hedef almasıydı. Tanrı‘nın karşılıksız kayrasının endüljanslara ve bu dünyada iyi iş işlenmeye bağlanmasına katkıda bulunabileceğin öğretisinin İncil’lerde yer almadığını savunuyordu. Luther’in kilisenin etik ve ilahiyat bakımından yenilenmesiyle ilgili yaklaşımının ipuçları buradaydı: Kutsal metinlerin tek başına bağlayıcılığı (sola sciptura)ve işlerle değil yalnızca imanla (sola fide) aklanma. Luther Katolik Kilisesi’yle bağları koparma yanlısı olmamakla birlikte papalıkla çatışma kaçınılmazdı.1520’de Worms’daki İmparatorluk Meclisi (Diet) önünde yargılandı,ardından da aforoz edildi. Kilise içinde reformu amaçlayan hareket sonunda Batı Hıristiyanlığın bölünmesine yol açtı.Almanya’daki Reform kısa sürede farklı akımlara dönüştü; bunların çoğu Luther’in girişiminden bağımsız gelişti. Huldryc Zwingli Zürich’te oluşturduğu dinsel yönetim çevresinde devleti ve kiliseyi Tanrı’ya hizmet amacı içinde birleştirdi. Zwingli iman yoluyla aklanma önertisinin öneminde Luther’le anlaşıyor,ama Komünyon ayini konusunda ondan çok daha köktenci bir görüş benimsiyordu. Luther, Katolik Kilisesinin Komünyon ayininde kutsal ekmek ve şarabın Hz. İsa’nın gerçek bedenine ve kanına dönüştüğü yolundaki tözdönüşümü öğretisini yadsıyor, ama Hz. İsa gerçekte her yerde olduğuna göre onun bedeninin de ekmek ve şarapta hazır bulunduğunu öne süren tözbirliği öğretisini savunuyordu. Komünyon’un İsa’nın ölümünün anılmasından ve bir imkan ikrarından başka anlam taşıdığını ileri süren Zwingli gibi de düşünmüyordu. Zwingli’nin çevresinden, ondan daha köktenci olan bir başka grup doğdu. Köktenci Reformcular kutsal metinlerin bağlayıcılığı ilkesinin ödünsüz uygulanması gerektiğini savundular ve çocukların vaftiz edilmesine karşı çıkarak Zwingli’den koptular. Çocukluklarında vaftiz edilenleri yetişkinken yeniden vaftiz ettikleri için Anabaptistler adını alan grubun İsviçre’deki kolu Hz. İsa’nın İncil’lerde sunduğu örneği izleyerek her türlü yemin etmeyi reddetti, silah taşımaya karşı çıktı ve kilise ile devletin kesin olarak birbirinden ayrılması gerektiğini savundu. Protestanlığı benimsedikten sonra Fransa’dan kaçan Fransız avukat Jean Calvin’i izleyenler Protestanlığın öteki önemli kollarından Kalvenciliği oluşturdular. Calvin Basel’de yeni Reform hareketinin ilk kapsamlı ve sistematik ilahiyat incelemesi olan Christianae religionis institutio’yu (Hıristiyan Dininin temelleri) yayımladı. Calvin Luther’in iman yoluyla aklanma önertisini paylaşmakla birlikte, dinsel yasalar ile İncil’i kesin çizgilerle ayırmaya çalışan Luther’e göre Hıristiyan toplumu içinde yasalara daha olumlu bir işlev yüklüyordu. Calvin, Tanrı’nın seçilmiş kullarından oluşan disiplinli bir toplum idealini Cenevre’de sınama olanağı buldu.16. yy. boyunca Reform hareketi öteki Avrupa ülkelerine de yayıldı. Yüzyılın ortalarında Luthercilik Kuzey Avrupa’da egemenliği kurulmuştu. Kralların çok zayıf, soyluların güçlü, kentlerin de az olduğu, ayrıca dinsel çoğulculuğua öteden beri alışkın olan Doğu Avrupa ise Daha köktenci Protestanlık biçimlerine açıktı. İspanya ve İtalya ise Karşı Reform Hareketinin merkezleri oldu, Protestanlık buralarda hiçbir zaman etkinlik kuramadı.İngiltere’de Reform hareketinin kökleri dinsel olmaktan çok siyasaldı. Papa VII. Clemens’ten boşanma izni alamayan VIII. Henry papalığın yetkisini reddetti ve 1534’te başında kralın bulunduğu Anglikan Kilisesini kurdu. 16. ve 17. yy. çeşitli yasalarla Katoliklerin ibadeti yasaklandı,yurttaşlık hakları kısıtlandı, bazı Katolik papazlar idam cezasına çarptırıldı. Bu ceza yasaları 1791, 1832 ve 1926’da çeşitli yasalarla yürürlükten kaldırılacaktı. Siyasal sonuçları bir yana, Henry’nin attığı adımlar İngiltere’de dinsel reformun başlangıcını oluşturdu. The Book Of Common Prayer (Toplu Dua Kitabı) adıyla İngilizce bir ayin kitabı düzenlendi. Cenevre’de kaldığı sürede Calvin’den etkilenen John Knox Presbiteryenliğin İskoçya’da devlet kilisesi olmasına öncülük etti. Böylece İskoçya ve İngiltere’nin birleşmesi sağlandı.Elektör II. Johann Georg’un 1667’de 31 Ekim’i Saksonya’da Reform Günü olarak ilan etmesinden sonra bu gelenek öteki Protestanlarca da benimsenmiştir. Rönesans:(Fransızca renaissance, İtalyanca rinascita “yeniden doğuş”),Avrupa tarihinde, 14. yy. sonuyla 15. ve 16. yy. kapsayan ve en belirgin özelliği Eski Yunan ve Roma kültürünün canlandırılması olan dönem. Aynı zamanda bir keşifler ve serüven çağı olan Rönesans boyunca, astronomide Ptolemaios sisteminin yerini Kopernik sistemi almış, kağıt, matbaa, pusula ve barut gibi yeni ürün ya da teknolojiler yaygın uygulama alanı bulmuştur.“Ortaçağ” kavramını 15. yy. bilginleri, bilginleri, Eski Yunan ve Roma dünyasının yıkılmasıyla bu dünyanın kendi yüzyıllarında yeniden keşfedilmesi arasındaki (“ortadaki”) dönemi belirtmek amacıyla ortaya atmışlardı. Ama Rönesans’ın kökleri ortaçağın sonlarında, 12.yy. başlayan bir dizi siyasal,toplumsal ve düşünsel dönüşümde yatıyordu. Bu gelişmelerin başında Rönesans’ın anayurdu sayılan İtalyan kentlerinin gelişmesi geliyordu. Bu kentlerde soylular, tüccarlar, rantiyeler ve zanaatçılar bir arada yaşayıp çalışıyor, aynı milislerde çarpışıyor,evlilik yoluyla ilişki kuruyor,özellikle Kilise’nin otoritesine karşı ortaklaşa direniyordu. Ortak bir düşmana karşı siyasal bir eylem birliği bu kentlerin halklarında bir topluluk bilinci ve yurttaş bağlılığı yaratmaya başlamıştı. Kentsel bütünleşme hem kent toplumu içinde yeni iktidar organlarının oluşmasına, hem de kentler arasında, çevrelerindeki alanlara sahip olma mücadelesinin doğmasına yol açtı.Daha 13. yy. İtalyan kentlerine özgü bir halk egemenliği kavaramı gelişti. İvedi kararların gerektiği durumlarda bir parlamento toplantıya çağırılıyordu. Ama 14. yy. bu kentlerden bazıları kent içindeki iktidar kavgaları nedeniyle demokratik yönetim tarzından uzaklaşarak tek adam yönetimine yönelmeye başladı; yüzyıl sonuna gelindiğinde signoria yaygın yönetim biçimi oluşmuştu. Bu nedenle bir yandan feodalizmin kurumsal yapısı yıkılırken, bir yandan da feodalizme özgü değerler yeni biçimler altında canlanıyor, böylece Rönesans Döneminin karakteristik devlet anlayışı ortaya çıkıyordu. Sonunda kent devleti, daha önce tek tek yurttaşların bir araya gelmesiyle sağlanan işlevlerin çoğunu üstlendi; bireyler artık hiçbir aracı olmaksızın doğrudan devletle karşı karşıyaydı, Rönesans insanı hem bir birey olarak kendisinin, hem de yetki alanı içindeki herkes için bir baba, bir anne ve aile olan devletin varlığının bilincindeydi. Öte yandan kent topluluğu içinde okuryazarlığın artması ve bir yeni edebiyat beğenisinin gelişmesi daha önce yalnızca din adamlarının elinde olan kültür tekeline son verdi. Yeni meslekler, din adamı olmayanlar arasında okuryazarlığın artmasının ve uzmanlaşmanın bir yansımasıydı. Hümanizm. Rönesans’ın dünya görüşünün ilk dışavurumu Hümanizm olarak bilinen düşünce akımıydı. Hümanizm, ortaçağın düşünce yaşamına egemen olan ve Skolastik felsefeyi yaratan bilgin din adamlarınca değil, kilise dışındaki kültür adamlarınca başlatıldı. Dante ve Petrarca’nın öncülük ettiği bu akımın başlıca temsilcileri Gionozo Manetti, Leonardo Bruni, Marsilio Ficino, Pico della Mirandola, Lorenzo Valla ve Coluccio Salutati’ydi. 1453’te İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesi pek çok Doğulu araştırmacının Batı’ya kaçarak önemli kitaplar ve el yazmaları ile Yunan araştırmacılık geleneğini Rönesans’ın ana yurduna taşımalarını sağladı. Hümanizmin en belirgin özelliği, bütün dışavurumlarıyla ve kazanımlarıyla insanı kendine konu edinmesiydi. İkinci olarak Hümanizm, bütün felsefe ve ilahiyat okullarının taşıdığı doğruluk öğesini birbiriyle bağdaştırmayı amaçlıyordu. İnsanın, ilk günahının kefaretini ödeyecek biçimde yaşamasını en soylu eylem olarak gören ortaçağ anlayışının tersine Hümanistler yaratıcılık ve doğaya üstün gelme mücadelesine ağırlık veriyorlardı. Son olarak Hümanizm yitik insan tininin ve bilgeliğinin yeniden doğmasına umut bağlamıştı; bunun yolu da ilkçağın Yunan ve Roma uygarlıkları ile onların değerlerini yeniden keşfedip benimsemekten geçiyordu. Ama bunu gerçekleştirmeye çalışırken Hümanistler yeni bir düşünsel bakışın doğmasına ve yepyeni bilgi dallarının gelişmesine katkıda bulundular.Rönesans Döneminde “yeniden bulunan” ilkçağ düşünürlerinin çoğu gerçekte ortaçağda biliniyor, kitapları raflarda duruyordu. Rönesans’tan önce ilkçağı canlandırma akımları yaşanmış, 12. Yy. Aristoteles’in bugün bilinen bütün yapıtları derlenmişti. Rönesans’ın gerçek etkisi insanı dinsel iktidarın dayattığı zihinsel kalıplardan özgürleştirmek, özgür araştırma ve eleştiriyi esinlendirmek, insan düşüncesinin ve yaratıcılığının taşıdığı olanaklara güveni pekiştirmek oldu.Rönesans’ın siyasal düşüncesi ise Niccolo Machiavelli’nin II Principe adlı yapıtında en olgun anlatımını buldu. Siyasette devletin çıkarlarının belirleyeceğini savunduğu bu ünlü yapıtta ideal örnek olarak Cesare Borgia’yı seçen Machiavelli, siyasal davranış yasalarını da Roma örneğine dayandırıyordu. Machiavelli’ye göre devlet yönetimi zamandışı yasalara bağlı bir sanattı ve tıpkı hukuk felsefesi ve hekimlik gibi ortak Hıristiyan ettiğinin kısıtlanmalarından kurtulmalıydı.Hümanist dünya görüşü ve onun doğurduğu Rönesans, İtalya’dan kuzeye doğru Avrupa’nın her köşesine ulaştı. Okuryazarlığın ve klasik metinlerin büyük bir hızla yayılmasına olanak veren matbaa bu gelişmeyi daha da çabuklaştırdı. Hümanistlerin sağladığı düşünsel atılım Hıristiyanlıkta Reform hareketinin kıvılcımını yaktı ama Reform gerçekte Rönesans’ın laik değerlerine karşı bir tepki niteliği taşıyordu. 16. yy. sonuna gelindiğinde Reform ve Karşı Reform hareketleri arsındaki mücadele Avrupa’nın düşünsel yaşamına damgasını vurmuştu. İtalya’da Hümanistler Latince’nin yanı sıra çok sayıda yerel lehçede yapıtlar verdiler. Edebiyatta yerel dillerin önem kazanması, bunların zamanla ulusal diller olarak gelişmesine, hem ilk çağın bilim ve sanat yapıtlarının, hem de Kitabı Mukaddes’in yerel dillere çevrilmesine yol açtı. Bu gelişmede okuryazarlığın bir ayrıcalık olmaktan çıkmasına büyük katkıda bulundu. 15. yy. başlarında Hümanist eğitimin merkezi İtalya’ydı. Ama aynı yüzyılın sonlarına doğru Londra, Paris, Anvers, daha kuzeydeki Avrupa kentlerinin de kendi başlarına bire merkez durumuna geldi. Ulusal dillerin güçlenmesi çeşitli ülkelerde edebiyat alanında önemli yapıtların üretilmesine ortam hazırladı. Bilim. Ortaçağ’ın evren ve doğa anlayışı, Aristoteles’in fiziği, Gelanos’un tıp bilgisi, Ptolemaios’un astronomisi ve Hıristiyan ilahiyatının bir karışımıydı. Bu anlayışın yerine yeni bir bilimsel dünya görüşünün geçmesini sağlayan bilim adamlarından yalnızca Kopernik Rönesans Döneminde yaşadı. Ama Rönesans, eski Yunan ve Roma’nın bilim ve felsefe yapıtlarını yaygınlaştırıp tanıtarak bu bilimsel devrimin düşünce alanındaki ön koşullarını hazırladı. Örneğin yaklaşık 2000 yıldır yer’in merkez sayıldığı astronomide,ilk çağın Güneş merkezi kuramları ilk kez Rönesans Döneminde tartışılmaya başladı. Hümanistler aritmetik ve geometriyi de beşeri bilimler arasına kattılar, mekanın düzenlenmesinde geometri kurallarını uygulayan ressam ve mimarlar perspektif kurallarını saptadılar. Bu dönemde tüm üniversitelerde cebir en gözde bilim dallarından biri idi. Teknik adamlar 15. ve 16. yy. kuramsal bilimlerden çok toplumsal çevreyi değiştiren başarılar elde ettiler. En büyük teknik ilerleme matbaanın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması oldu. Bu gelişme iletişim tarihinde neredeyse yazının geliştirilmesine eş değerde bir devrim yarattı.Resim ve Heykel. Rönesans’ın en önemli sonuçlarından biride güzel sanatlar alanındaki ilerlemelerdi. Dinsel bağnazlıkların kırıldığı ve yeni görüşlerin öne çıktığı dönemde gerek resim, gerekse heykel sanatında gerçekçi bir bakış açısı egemen oldu. İnsan ideal güzellik kavramı içinde ideal oranlarında ele alındı. Dinsel konuların işlenişinde bile gerçeğe yakınlık yeğlendi. Roma’da etkinlik göstermeye başlamadan önce ilk yapıtlarını Floransa’da gerçekleştiren Leonardo da Vinci, bu dönem resimleriyle Yüksek Rönesans’ın habercisiydi. Leonardo yaptığı anatomik çalışmalarla insanı en doğru biçimde betimlemenin yollarını aradı. Bu dönemde amaç uyum ve denge idi. Ayrıca hareket de önem kazanmıştı.Perspektif kurallarının saptanması heykel sanatını da etkiledi. Heykelciler mekan içinde yer alan bir heykelin ya da bir yüzeydeki kabartmaların görünüşünde ortaya çıkacak biçim bozulmalarından daha dramatik bir etki elde etmek için perspektif kurallarını kullandılar. Vasari, Rönesans heykelini Nicola Pisano ile başlatsa da pek çok sanat tarihçisi bugün ilk Rönesans heykelcisi olarak Donatello’yu kabul eder. Donatello yalnızca klasik öğeleri kullanmakla kalmayıp, Antik çağ ruhunu yapıtlarına yansıttı. Mimarlık. Mimarlık alanında da Rönesans, antik çağın yeniden doğuşu oldu. Ama bu dönem yapıtları antik örneklerin kopyaları değil, 15. yy. anlayışı ve dünya görüşü doğrultusunda yorumlarıydı. Rönesans mimarlığın ilk temsilcisi, yarım kalmış bir Gotik Dönem yapısı olan Floransa Katedrali’nin kubbesini tamamlayan F. Brunellesci sayılır. Rönesans sanatının yönlenişinde temel dayanak noktalarından birini oluşturan Perspektifin kurallarını ortaya koyan ilk kurallardan biri de, ressam Masaccio ve mimar alberti ile birlikte Brunellaschi’ydi Perspektif sayesinde mimarlar tasarladıkları yapının daha bitmeden, hatta yapımına bile başlanmadan nasıl görünebileceğini çizerek ifade edebiliyorlardı. Bu da mimarlığı taşçılık ya da marangozluk gibi bir el işçiliği olmaktan çıkartarak ileri bir tasarım sanatı düzeyine getirdi. Yeni mimarlık anlayışının kuramlarını oluşturup yetiştirenler ise Alberti, Filarete vb ondan sonraki kuşağın sanatçıları oldu.Rönesans Döneminde daha pek çok tasarımda kullanıldı ve yapıda uygulandı. Bunun nedeni merkezi şemanın, insanı yaşamın merkezine yerleştiren Rönesans düşünce biçimini ve dünya görüşünü mimarlıkta yansıtmasıydı. Gerçekten de böyle merkezi planlı bir yapının ortasında durulduğunda her şeyin o merkeze yönelik olarak düzenlendiği bakış herhangi başka bir yöne çekecek hiçbir yapı aksının bulunmadığı hemen algılanıyordu. Aslında böyle bir merkezin özel konumu iç mekanın hangi noktasında durulursa durulsun, kolaylıkla kavranabiliyordu.Aynı dönemde ve izleyen yıllarda mimarlık çeşitli kişisel yönelişlerin getirdiği çok zengin bir ifade olanağına ulaştı. Bu tutumun en iyi örnekleri A. Palladio’nun Rönesans’ın klasik Hümanizm çizgisi üzerindeki son kuramcı mimardı. Çağdaşları Michelangelo’dan da Venedik temsilcileri Sansavino ile Sanmicheli’den de etkilenmişti. Bütün bu etkilerin izleri, ilk büyük yapısı olan Vicenza’daki belediye binasında açıkça görülür. Palladio, Bazilika adıyla bilinen onararak büyük ölçüde değiştirdiği bu eski yapıda içeriye çektiği büyük balkonlarla cephede bir ışık-gölge karşıtlığı, bir hareket yaratmış, böylece Rönesans’ın sakin, durağan mimarlığından, baroğun hareketli düzenlenmesine doğru ilk adımı atanlardan biri olmuştu. Onun klasik mimarlık öğelerini gittikçe daha fazla uyguladığı yapıları Rönesans’ı son bir kez daha doruk noktasına ulaştırdı.

Eski Türklerde Devlet Teşkilatı, Kültür ve Medeniyet

Eski Türklerde Devlet Teşkilatı, Kültür ve MedeniyetTürk cemiyetinin temeli aile idi. Evlenen kız veya erkek, ailesinden kendi hissesine düşenleri alarak ayrı ev kurardı. Aileden sonraki en büyük sosyal birlik Uruk (sülâle) idi. Uruk veya soylar toplamına ise boy denirdi. Boyların kendilerine ait toprakları, başlarında boy beyleri bulunur, boy beylerini ise aile ve uruk temsilcileri seçerdi. Boylar birleşerek siyasî bir birlik haline gelirse, buna “budun” denirdi. Budunun başına geçen kimseye “han” adı verilirdi. Birden fazla budun bir merkezden idare edilirse, buna “il” denilmekteydi ki, bugünkü “devlet” teriminin karşılığıdır.Türklerin en belirgin özelliklerinden biri, kuvvetli bir teşkilâtçılık yeteneğine sahip olmalarıdır. Yaşadıkları hayat da onları hürriyete, istiklâle alıştırdığı için, hiçbir zaman devletsiz olmamışlardır. Gerçekten, Türklerin 2500 yıllık tarihlerinde, devletsiz kaldıkları, yani istiklâllerini kaybettikleri bir devre rastlanmaz. Dünyada daima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur. Türklerde istiklâle verilen değer, bazı tarihî kayıtlarda görülmektedir. M.Ö. 58′de cereyan eden bir hâdise dolayısıyle, Çin yıllığı, Hun devlet meclisinde yapılan şu konuşmayı nakleder:”Bizim için, tâbiiyet, yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız istiklâlimizi, Çin ile uzlaşmak pahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız halâ mevcutken, devletimizi korumalıyız.”Orhun Kitabeleri’nde ise, istiklâl elden gittikten sonraki durum için: “Beğ olmaya lâyık oğlun kul, hâtun olmaya lâyık kızın cariye” olduğundan yakınan Bilge Kağan, Türk devlet ve istiklâlinin devamına inancını şu sözlerle ifade etmiştir: “Yukarıda gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, Türk budununun ilini, töresini kim bozabilir.”Türk devletinin başında bulunan kimselere “Tanju, Kağan, Han, Yabgu, İlteber” gibi çeşitli isimler verilmiştir. Bunların hükümdarlık alâmetleri, “taht, otağ, tuğ, davul, sorguç” gibi şeylerdi. Hükümdar tuğunun tepesinde, altından bir kurt başı bulunurdu. Hükümdar, yaradanın inâyet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar, onu zenginlik ve adalet içinde yaşatırdı. Bunu başaramayan kağandan, yaradanın, kut’u yani siyasî iktidarı geri aldığı düşünülür ve ona karşı isyan etmek meşru sayılırdı. Hükümdarlar, devlet işlerinde daima, büyük beylerden meydana gelen bir meclise danışırlar, onların razı olmadıkları işi, pek yapmazlardı. Danışma meclislerinde herkes sözünü açıkça söyler, hükümdarı dahi istediği gibi tenkit edebilirdi. Çünkü meclis üyeleri, asıl güçlerini, temsil ettikleri zümrelerden alırlardı. Hükümdarın idare yetkisi, bazı şartlarla tahdit edilmiştir. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir. Kutadgu Bilig’de, halkın hükümdardan isteklerini; a) iktisadî istikrar, b) âdil kanun, c) âsâyiş olarak sınırladıktan sonra , “Ey hükümdar, sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkını iste” denilmektedir.Hükümdarların eşlerine “katun” (hâtun) denirdi. Türk kağanları çoğunlukla Çinli veya diğer yabancı prenseslerle evleniyorlardı. Bunlar daha çok siyasî sebeplere dayanıyordu. Ancak, oğulları hükümdar olacağı için, ilk eşlerini Türk kızlarından seçmeye dikkat ederlerdi. Hâtunlar, zaman zaman devlet işlerine karışırlar, hattâ kendi başlarına hükümdar bile olabilirlerdi. Fakat onların devlet işlerine karışmaları, dâima şikâyet konusu olmuş ve çoğunlukla kötü sonuçlar vermiştir.Kağanların oğulları, devlet işlerine alışmak üzere, tecrübeli devlet adamlarının yanında yetişirler, sonra devletin sağ veya sol kanadına vali olurlardı. Bunlar han, şad, tigin gibi unvanlar alırlardı.Hükümdarın ve valilerin emirleri altında, çeşitli görevler yapan devlet memurları vardı. Sivil idarede devlet meclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç buyruklar (saray idaresine bakan) yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg, babacık vb. unvanları taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu. Devletin dış siyaset işlerini idare eden memuruna “tangucı”, hükümdarların başvezir durumundaki baş müşavirlerine ise “aygucu” denirdi.Eski Türkler, devamlı şehirlerde yaşamadıkları için, yerleri, sayıları belli bir orduları yoktu. Esasen Türklerde herkes savaş sanatını bilir ve gerektiğinde hemen kendi beylerinin emrinde orduya katılırdı. Askerlik hizmetinden dolayı kimse devletten ücret almaz, savaş ganimetinden kendi payına düşeni alırdı. En büyük askerî birlik, 10 000 kişilik kuvvetti. Bu birliğe Tabgaçlar, Göktürkler ve Uygurlar’da “tümen” adı veriliyordu. Tümenler binli, yüzlü, onlu gruplara ayrılır ve bunların başına binbaşı, yüzbaşı, onbaşı denen komutanlar tayin edilirdi.Ordular, o çağın tekniğine göre en tesirli silahlarla donatılırdı. Meselâ başlıca silahları olan ok, yay ve kılıç, mızrak ve kargının yanında, kumandanlarda neft atan yangın mermili mancınıklar, subaylarda, görülmemiş savaş âletleri bulunuyordu. Savaşta düşmana en şiddetli darbeyi vuranlar, okçu süvari birlikleriydi. Bunlar yıldırım hızıyla düşman birliğine ok yağdırıp şaşkına çevirirler, sonra öbür birlikler düşmanı çevirerek imha ederlerdi. Savaş sırasına yarım ay biçiminde açılırlar, merkezdekiler geri çekiliyormuş gibi görünür ve onları takip eden düşman, sağ ve sol kanatların kapanmasıyla çevrilmiş olurdu. Bu savaş usulüne Türkler kurt oyunu (Turan taktiği) adını verirlerdi. Türk ordularının en önemli özelliklerinden biri de disiplindi. Savaşta bir asker, komutandan gelen emri eksiksiz yerine getirmekten başka bir şey düşünmezdi.Diğer taraftan, etrafları devamlı düşmanla çevrili bulunan Türklerin, rahat ve emin olabilmeleri, disiplinli bir şekilde birlik ve beraberlik içinde yaşamalarıyla mümkündü. Bu itibarla Türk ülkelerinde nizam ve intizam sağlayan töre, her şeyden önce gelirdi. Türk töresi bugünkü gibi yazılı kanunlar halinde olmayıp, örf ve âdet şeklinde çok sağlam olarak yerleşmişti. Her konuda, töre’nin ne olduğunu, küçükler büyüklerden öğrenerek ve yaşayarak yetişirlerdi. Gerek kağanın başkanlık ettiği siyasî mahkemelerde, gerek öbür yargıcıların idare ettiği normal mahkemelerde töre hükümleri hiç şaşmadan uygulanırdı. Töreye hükümdar da karşı gelemezdi. Töreye ters düşen kağanlar, tahtlarından indirilir, hattâ idam edilirdi. Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva ederdi. Cezaları ağırdı. Ancak töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için, kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmezdi. Zaten, töre’nin dâima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul ederdi. Öyle ki, Türk töresi, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kurallardan ibaretti.Eski Türklerin dinleri, hangi dinden oldukları, bugün hâlâ tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Eski Türklerden günümüze, bu bilgileri ortaya çıkaracak yazılı metinlerin gelmemesi, doğru veya yanlış pek çok değerlendirmenin yapılmasına sebep olmaktadır. Meselâ Oğuz boylarında bir orgon/uğur kabul edilen kuşlar, totemcilik olarak açıklanmıştır. Oysa totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan, yani ona değer vermekten ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak onun içtimaî ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir. Bu bakımdan, bunları eski Türklerde totem inancı ile izah etmek mümkün görünmemektedir.Birçok tarih kitabındaysa, eski Türklerin, Şaman dinine mensup oldukları iddiâ edilmektedir. Aslında Şamanlık bir din olmayıp sonradan Türklerin dinine karışmış bir hurafe durumundadır. Türkler, Tunguzca bir kelime olan “şaman” yerine “kam” kullanırlardı. Kam, tabiat-üstü güçlerle temasa geçebilen insandır. Bunlar, kendilerine göre birtakım usullerle trans hâline girer, yani kendilerinden geçer ve normal insanların görüp işitmediği şeylerden haber verirlerdi. İslâmiyet’ten önce Arabistan’daki kâhinlere benzeyen bu kişiler, yani kam veya şamanlar, din adamı olmaktan ziyade, birer kabile büyücüsü durumundaydılar. Gelecekten haber verirler, hastaları iyileştirirler, ruhlar âleminde neler olup bittiği hakkında ileri geri konuşurlardı. Bu büyücülere olan inancı, din gibi görmek de meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmektedir.Bugün kesinlik kazanan bilgilere göre Türkler, Tengri (tanrı) dedikleri bir yaratıcıya inanmaktaydılar. Tanrının iradesinin üstünlüğüne inanılır, her işte onun rızası düşünülürdü. Kazâ ve kadere inanırlar, Yaratan öyle istediği için bir işin öyle olduğunu kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya Gök-Tanrı denildiği de olurdu. Bazıları bu sebeple, tanrının gökyüzü olduğunu belirttiler. Oysa Orhun Kitabelerinde: “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış” denilerek, bunların mahluk (yaratılmış şey) oldukları belirtilmiştir. Yine onların “Tanrı yapar, Tanrı yaşar” inancına göre, Tanrı mahlûk değil, yaratandır. Dolayısıyla Gök-Tanrı meselesinin, gökyüzünü tanrı olarak kabul etmek değil, olsa olsa yanlış bir inanışla tanrının gökyüzünde, yani üstte olduğunu kabul etmek gibi bir düşünceyle ortaya çıktığı kabul edilebilir. Nitekim bugün dahi, çok yanlış ve söylenmesi çok tehlikeli olan “üstümüzde Allah var” sözü bazen kullanılmaktadır.Diğer taraftan, eski Türklerde ahlâkî prensipler bakımından, zina etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak, düşmanları bile olsa bir kimseyi aldatmak, zulüm etmek, hırsızlık yapmak gibi hususlar, büyük suç olarak kabul edilip, bunları yapanlar çok ağır şekilde cezalandırılırdı.Yukarıda belirtilen temel itikadî ve amelî esaslar, İslâm’la büyük bir benzerlik göstermektedir. Allah’ın her kavme ve millete peygamber gönderdiği bilindiğine göre, Hazret-i Nuh’un oğlu Yâfes’in evlatları olan Türklere de peygamberler geldiği ve bunlara doğru yolu gösterdiği, çok büyük ihtimal dahilindedir. Ancak bu peygambere veya yol göstericiye Türklerin ne ad verdiği üzerinde durulmalıdır. Nitekim, uçmak (Cennet), tamu (Cehennem), yükünç (secde, namaz), uluğ-gün (kıyamet), yek (şeytan), yazuk (günah) terimlerinin her biri İslamiyet’te de görülmektedir. Bu durumda Türklerin, sonradan, zalim hükümdarlar veya bozuk din adamları eliyle, dinlerine hurafeler, yanlış fikirler katıldığı anlaşılmaktadır. Göktürklerin ilk yıllarında Budistler, onların ülkelerinde tapınaklar kurmaya ve taraftar toplamaya başladılar. Mukan Kağan’ın ölümü üzerine onun yerine geçen Taba Kağan (572-581), Budist rahiplerini ve onların tapınaklarını aziz kılmaya başlayınca, beyleri bu işe karşı çıktı. Aynı şekilde Bilge Kağan, Tao dininin ve Budizmin Türkler arasında yayılmasına göz yumunca, Bilge Tonyukuk karşı gelerek, bu dinlerin Türk milletini uyuşturacağını belirtti ve engelledi.İlk defa, Uygur Kağanı Bögü Kağan (759-779), Tibet Seferi sırasında Mani dînini kabul etti ve halkı bu dine çevirmeleri için, yanında mani rahipleri getirdi. Uygur Devleti, böylece resmen Mani dînine girdi. Daha sonra Uygurların bir kısmı Budist oldu. Avrupa’ya giden Türklerden Hazarlar, Musevî dinine girdiler. Avrupa’daki diğer Türk kavimleriyse Hıristiyanlaşarak millî benliklerini kaybettiler.

İlkel Toplum Ve feodalizm

İlkel toplumlardaki ekonomik sürecte üretim düzeyi son derece düşüktür. Hiçbir şekilde tüketim fazlası yaratabilecek üretim düzeyine ulaşamamıştır. MÖ 800-600 bininci yılları başlangıç kabul eden ilkel dönem kendi içinde doğma(Alt dönem) gelişme ve sona erme olarak üç bölüme ayrılmaktadır. Alt dönemde yenilen besinlerin doğadan toplanan meyve ve sebzelerden oluştuğu, insanlar arasında üretim faaliyetinin gerçekleşmediği, insanların sadece yaşamlarını sürdürecek kadar besin sağladığı kabul edilmektedir. Yontulmuş taş, kemik ve ağaçlar insanların yaşamlarını sürdürmek için kullandığı aletlerdir. Tıpkı beslenme gibi korunma da minimum düzeydedir. Ölüm oranları son derece yüksektir. Giyinme ve barınma bilinmemektedir. İlkel dönemin gelişme safhasında “ağaç ve taştan kesici aletler geliştirilmiş, yay ve okun devreye girmesi avcılıkta etkinliği artırmış. . . bitkisel ve hayvansal üretime başlanmıştır. ”Sona erme döneminde üretim araçlarında önemli gelişmeler sağlanmıştır. Bakırdan, bronzdan, ve demirden kesici aletler yapılmış, dokuma tezgahı ve toprak kap yapımında kullanılan tekerlek icat edilmiştir. Hayvancılığın ve zirai üretimin tohumları bu dönemde atılmış ilk toplumsal iş bölümü de bu sayede gerçekleşmiştir. İlkel üretim aşamasını köleci üretim aşaması izlemiştir. MÖ IV-III bininci yıllarda başlayıp MS V. yy’a kadar süren bu dönem köle emeğine dayalı üretim çok daha ucuz olduğu için, tercih ediliyordu. Köleci üretimi feodalizm izledi. Toplumların geçirdiği üçüncü ekonomik aşama olarak kabul edilen feodalizm MS V -MS XVII yy arasında geniş bir zaman diliminde hüküm sürmüştür. Feodalizm her toprak ağasının bir yukardakine bağlı olduğu, toprak mülkiyetinin belli bir hiyerarşi içinde, bir alttaki asilzade yada toprak ağasına aktarıldığı, bunun karşılığında belli hizmetlerin beklendiği, pazar ekonomisinin ve özgür, ücretli emek dolaşımının gerçekleşmediği, ayni ekonominin egemen olduğu, toprakta çalışan köylünün yer değiştirme özgürlüğünün bulunmadığı bir toplumsal ekonomik siyasal düzendi.

Mesnevi Ve Özellikleri

MESNEVİ NAZIM ŞEKLİ ve ÖZELLİKLERİ “Mesnevî”, edebiyat terimi olarak ilk kez İran’da kullanılmış, fakat ilk örnekleri Arap edebiyatında verilmiştir.Türk edebiyatına ise İran’dan geçmiş ve 11.-19. yy.lar arasında bu nazım şekli ile pek çok eser verilmiştir… “Mesnevî” sözcüğünün köküne inecek olursak, Arapça’dan (s,n,y kökünden) gelmiştir. Mesnevî, kendi arasında kafiyeli beyitlerden oluşmuş bir nazım şeklidir (aa/bb/cc…). Beyit sayısı bakımından hiçbir kısıtlayıcı kurala bağlı değildir, iki ile on binlerce beyit arasında değişen bir genişliktedir. Gerek beyitler arasında kafiye bağlantısı bulunmaması gerek beyit sayısının sınırlı olmaması, şairlerin işledikleri konuyu istedikleri kadar genişletmelerine imkân sağlamış, bu yüzden de çok kullanılan bir nazım şekli olmuştur. Yalnız, uzun olduğu için aruzun kısa kalıplarıyla yazılması genellikle tercih edilir.Hatta, aruzun fe’ûlün / fe’ûlün / fe’ûlün / fê’ûl kalıbına, Şehname vezni de diyoruz.Nedeni, İran Edebiyatında verilmiş olan bu eserin mesnevî nazım şeklinde verilmiş ilk olgun eser olmasıdır… Mesnevî denilince akla iki isim gelir: Birincisi, az önce dediğim Şehname’nin yaratıcısı, İran Edebiyatının ünlü isimlerinden Firdevsî; ikincisi ise Anadolu’da yuazılmış mesnevîlere örnek teşkil etmiş ve bu ürünleri etkilemiş, Mesnevî adlı eseri olan Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’dir… Mesnevînin yazılış planına da bakacak olursak, üç bölümden ibarettir. Bu bölümler: -Giriş, -Konunun işlendiği, -Bitiş bölümüdür… Giriş Bölümü de şu sırayla oluşmaktadır; 1. Besmele 2. Tevhîd (Tanrı’nın birliğini konu edinmiş şiir) 3. Münâcât (Tanrı’ya yakarış) 4. Na’t (Hz. Peygambere’e övgü) 5. Mi’râc (Hz. Peygamber’in Mirac’a çıkması) 6. Mu’cizât (Peygamberimizin mucizeleri) 7. Medh-i Çehâr-yâr (Dört halifeye övgü) 8. Padişah için övgü 9. Devlet büyüğüne övgü 10. Sebeb-i te’lîf (Bu bölüme “sebeb-i terceme” de denilebilir.Bu bölümde eserin yazılış ya da çevriliş amacı üzerinde durulur.Bir çeşit önsöz gibi..) Konunun işlendiği bölümde değinilecek nokta ise, konusuna göre mesnevîlerdir… Konusuna göre mesneviler; - Dinî mesnevîler -Tasavvufî mesneviler -Ahlakî mesneviler -Ansiklopedi niteliği taşıyan ya da belli alanlarda bilgi veren mesneviler… Bitiş bölümü de genellikle belli bir sırayı izler: 1. Tanrı’ya “hamd ü sena” ve dua; 2. Sultana övgü ve saltanatının devamı için dua; 3. Şairin eseriyle ve şairliğiyle övünmesi; 4. Tanınmış mesnevi şairleri ve eserlerini anma; 5. Şairin eserine verdiği ad; 6. Hasetçilere, acemi ve dikkatsiz müstensih (= bir eseri aslına uygun olarak kopya eden kişi)lerle metni doğru dürüst okuyamayan okuyuculara yergi, bunların esere vereceği zarardan Tanrı’ya sığınma; 7. Mesnevinin beyit sayısı; 8. Mesnevî’nin yazılışıyla ilgili tarihler; 9. Okuyucudan hayır dua isteme; 10. Mesnevinin vezni. Düzenleme: P.P. Kaynak: ÜNVER,İsmail.Türk Dili Dergisi (Türk Şiiri Özel Sayısı),1986. “Hamse” ne demektir? Mesnevî şairlerinin bir kısmı Nizâmî’yi örnek alarak beş mesnevî yazıp “Hamse” (beş) meydana getirmişlerdir. Hamse’ye “Penç-genc” de denilmektedir… Mesnevî sayısını altıya çıkarıp “Sitte”(altı) yapan şairler de vardır… Eski Edebiyatta mesnevî yazanlar küçük görülürdü, bunun nedeni de o dönemde gazel ve kasidenin daha önemli olarak görülmesidir… Türk Edebiyatında Mesnevi… Türk Edebiyatında ilk uzun mesnevî 11. yüzyılda Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eseridir… Bu eserin yapısına bakıldığında uygun yerlere dörtlükler yerleştirilmiş, sonunda da kasideye benxer parçalar konulmuş, 6645 beyitten oluştuğu görülür. Başında münâcât, nât ve eserin sunulduğu Tabgaç Buğra Han’a övgüler ile başlar. Bu yapısına bakıldığında eksiksiz bir mesnevî örneği görmemiz mümkündür… 13. yüzyılda Mevlânâ’nın yazdığı 25.618 beyitlik Mesnevî-i Mânevi adlı eseri Farsça olduğu halde önceden de belirttiğim gibi Türk şairleri üzerinde, Anadolu’da derin etkiler bırakmış ve örnek alınmıştır. 13. yüzyıl sonunda Şeyyâd Hamza’nın yazdığı Yusuf u Züleyhâ adlı 1529 beyitlik mesnevî de ilk aşk mesnevîsidir… 14. yüzyılda Anadolu’nun önemli mutasavvıflarından Yunus Emre de Risâletü’n Nushiyye adlı eserini mesnevî olarak yazmış ve bu eser 573 beyitten meydana gelmiştir… Âşık Paşa’nın 12.000 beyitlik Garîbnâme eseri Mevlânâ örnek alınarak yazılmış hikayeler ve içeriğindeki gazellerle ahlâkî ve tasavvufî bir eserdir… 15. yüzyıldan itibaren Türk edebiyatında mesnevî hızla gelişmiştir.Bu dönemde Ahmed-i Dâ’i'nin Çengnâme’si, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i, Şeyhî’nin Husrev ü Şîrîn’i ve Harnâme’si unutulmayacak ve önemli eserlerdendir… 16. yüzyılda Türk Edebiyatında önemli mesnevî şairlerinin olduğu görülür…Tâcîzâde Câfer Çelebi’nin 3571 beyitli Hevesnâme’si, Ahî’nin (”Benli Hasan” olarak da anılır…) Hikâye-i Şîrîn ü Pervîz mesnevîsi, Revânî’nin İşretnâme’si, Hakîrî’nin Leylâ vü Mecnûn’u da dönemin önemli eserlerindendir… Fuzûlî ve Mesnevî… 16. yüzyılda üstad Fuzûlî’dir… 440 beyitlik Beng ü Bâde adlı mesnevîsinde afyonla şarabı karşılaştırmış ve çeşitli yiyecek ve içecekleri kişileştirerek onları maceralara sürüklemiştir… 1535′de yazmış olduğu Leylâ vü Mecnûn (3036 beyit) eserini de mesnevî edebiyatının şaheserlerinden saymaktayız… Bu eserinde, Leyla ile Mecnun’un tutuldukları maddi (dünyevî) aşkın daha sonra ilahî aşka dönüştüğüne tanık oluruz… Sohbetü’l-esmâr (Meyvelerin sohbeti) adlı eseri de 200 beyitten oluşan bir mesnevîdir… P.P. Kaynak: İPEKTEN, Haluk; Eski Türk Edebiyatı - Nazım Şekilleri ve Aruz.

SEVGi ve SMS MESAJLARI

* Bu dunyada bircok insan var, kimi gülüyor,kimi agliyor, kimi mutlu ,kimi mutsuz,

ama güzelliklere layik bir insan var o da mesajimi okuyor

* Nasil uzaktaki yildiz parlak gelirse insana, uzakta oldugun icin tutkunum sana,

Hani en guzel asklar imkansiz gelir ya insana, imkansiz oldugu icin asigim sana.

* Biraz seni bilirler, biraz beni. Ama ne bilirler bu delinin seni ne cok sevdigini.

* Askin kalbindeyse, Mutlulugun elindeyse, istedigin iki kelimeyse

SENI SEVIYORUM

* Dünyada hiçbir seyi seni sevdigim kadar sevmiyorum: Bu garip degil mi?

* Seni ne kadar seviyorum? Birak anlatayim. Seni, ruhumun eristigi derinliklere,

yüksekliklere kadar seviyorum.

* Herkesi sevebilirdim, sevmeye senden baslamasaydim..

* Sevgilerin en guzeli seni sevmek
ozlemlerin en guzeli seni ozlemek
ve hayatin tadi sabah kalktigimda senin var oldugunu bilmek.

* Sana ne demeliyim bilmiyorum. günesim desem günes batiyor,
Hayatim desem hayat kisa, gülüm desem oda soluyor,
Sana canim demeliyim, çünkü bu can seninle yasiyor.

* Uzaklarda biryerde yüregini yüregine bagli biri mutlaka vardir.
Sen aynaya her baktiginda, adini bilmedikleri gizli sevdan için gülümsemelisin.

* Yalan Sevgilerin, Sahte gülüslerin,tuzak bakislarin oldugu yerde buldum seni.
Herseyi kaybetmeye degecek kadar kiymetlisin çünkü sahte degilsin.

* Sanma ki yerin dolacak,
Senden baska biri benim olacak,
Ya bana senin gibi bir sevgili,
Ya sana benim kadar seven bulunacak.

* Böyle bir dünyada seninle yasamak varken,
Böyle uzak kalmak gücüme gidiyor,
Senin verdiklerini seninle paylasmak varken,
Seni sensiz yasamak içime sinmiyor.

* Bu aksam seni görmek istiyor gözlerim,
Sicak ellerini tutmak istiyor ellerim,
Sevginle dolup tasmak istiyor kalbim,
Bu aksam seni ölesiye özledim.

* Öyle senden çok uzaklarda degilim
Görmesini bilen gözlerin bakisindayim.
Belki sana senden daha yakin bir yerde,
Çarpan kalbinin atisindayim.

* Ömrüme yetecek bir ask ararken seni buldum.
Simdiyse askima yetecek bir ömür ariyorum.

* Bir insanin idealleri olmali sonsuzluk gibi,
Bir insanin özlemi olmali özlemle açan çiçekler gibi,
Bir insanin birtanesi olmali oda senin gibi.

* En güzel yarinlar senin olsun,
Sen buna layiksin ömrün mutluklarla dolsun,
Eger gün gelirde sen beni unutursan,
Inan ki tatlim canin sagolsun.

* Ask sevipte ayri kalmaksa,
Sevgilerin sonu hep ayriliksa,
Ömürlerin sonu hep böyle karanliksa
Al dünya bu aski, sende kalsin.

* Basini gögsüme yasladigimda tek bir düsmanim vardir; Geçip giden zaman.

* Her yarinda bir umut Her umutta bir ozlem

Her ozlemde bir sevgi Her sevgide bir tek Sen varsin.

* Beni seveceksen; iyi sev. Pisman et dunyaya geldigime!

Sevmeyeceksen? Zaten Pismanim demektir.

* Ben, seni, gözlerimi kapattigimda degil,
Gözlerimi açtigimda görmek istiyorum.

* Seni niyemi seviyorum geçmisin içinde kaybolmus beni
Yeniden hayata döndürdügün için çok ama çok seviyorum.

* Insanin idealleri olmali sonsuzluk gibi,

Insanin ozlemleri olmali umutla acan cicekler gibi,

Insanin “bir tanesi” olmali bendeki “sen” gibi

* Unutmak zor, anlatmak ise imkansiz seni,

cunku sen unutmaya calistikca hatirlanan, hatirlandikca anlatilan,

anlatildikca bitmeyensin, sen daima icimdesin…

* Sen Tanriya dilenen dilek, goklere uzanan ellerimsin.

Sen gozumden suzulen yas, tek dusuncem, hasretimsin.

Sen yasadigim omur, en guzel gunlerimsin.

Sen her gece ruyama giren biricik sevgilimsin.

* Sevgi tipki bir gul gibidir, ratgele tutarsan dikenleri batar,

Yapraklarini koparirsan duygulari akar, tutmasini bilirsen o gul sana tapar.

* Hayat yasamayi, mutluluk gulmsemeyi, sevgi hak etmeyi, vefa hatirlanmayi,

dostluk paylasmayi, ask sadik kalmayi bilenler icin vardir…

* Seni Sen oldugun için degil ,
Seni bende buldugum için seviyorum .

* Gördügüm en güzel rüya senin oldugun,
Duydugum en derin sevgisenin eserin,
Gördügüm en güzel dünya senin gözlerin,
Ve kurdugum en güzel hayal sensin.

* Ya durgun olmali deniz ; ya durmali ya da kudurmali,
Sonuna kadar saplanamayacksa hançer kinida durmali ,
Seven ölene dek sevilmeyecekse bastan unutulmali.

* Seviyorum sevmenin aci verdigini
Her sevenin sevilmedigi bile bile …
Ama yine de bir umut tasiyorum
Belki seven sevilir diye.

* Eger askta guzel bir an varsa oda baskalarini bastan cikartan
o yuregin benim icin kan agladigi zamandir.

* insanlarin umudunu kirma..belki de sahip oldugu tek sey odur.

* Beni ateslere at bütün vücudum yansin;
yalniz kalbimi birak çünkü orada sen varsin.

* Ozlemek güzeldir, özlüyorsa özlenen beklemek güzeldir, gelecekse beklenen
ve sevmek güzeldir, seviyorsa sevilen.

* Senden baska hiçbirseyi olmayan ben
benden baska çok seyi olan sana aciyorum.

* Eger sevdigin seni terk etmisse onu kendi haline birak
dönerse senindir,Dönmezse zatan hiçbirzaman senin olmamistir

* Sen benimdin,rüyanin görkemiyle doldum.Ben uykuda sultandim,Uyaninca hiç oldum.

* Sokakta bir kiz gördüm takildi gözlerim gözlerine, Asigim zannetti beni kendine,
Halbuki ne bilsin, Benziyordu gozleri Gozlerine.

* Dudaklarin gibi sicakti..kahveyi biraktim..
Dumaninda hayalin vardi..sigarayi biraktim….
Ruyalarimda sen vardin , uyumayi unuttum bir seni unutamadim.

* Sen dünyaya sürgün bir meleksin
ve ben seni o kadar çok sevecegimki bir daha cennetine dönemeyeceksin.

* Eger birgün sevmek istersen önce kendini sev
daha sonrada istersen beni ama beni ;
beni sever gibi degil kendini sever gibi sevmelisin
çünkü ben seni öyle sevdim

* Kimseye gonlumu vermedim icinde seni gorurler diye
Kimsenin gonlunu almadim icinde seni gorurum diye

* Bir gün cehennemde karsilasiriz seninle;
sen kalp hirsizi oldugun için,ben tanriyi birakip sana taptigim için.

* Uzun ve sensiz bir geceden çiktim.
Yorulmus rüyalara astim resmini.
Her sabah soyledim Günisigin silemedigi ismini.

* Dünyadaki herkes için herhangi birisin ama biri için
dünyalara degersin.

* Yüregimde mahkumsun cezan sonsuza kadar sevilmek
Hem de sevildigini bilmeyerek.

* Sessiz olmak, sensiz olmak kadar zor degil.
ama en zoru; sensizligin sessizligini dinlemek

* Bir deniz düsün; susuz. Bir insan düsün; mutsuz. Bir gece düsün; uykusuz.

Bir bahar düsün; çiçeksiz. Bir de beni düsün; sensiz.

* Sana ne demeliyim bilmiyorum, günesim desem günes batiyor,

Hayatim desem hayat kisa, gülüm desem oda soluyor,

sana canim demeliyim Çünkü bu can seninle yasiyor..

* Sen güllere özenme güller sana özensin Üzme tatli canini sen güllerdende güzelsin

Sevgi kadar özgür Özgürlük kadar özelsin Bir gülsen dünyalara bedelsin.

* O kadar güzelsin ki yüzüne bakamiyorum. Titriyor ellerim, ellerini tutamiyorum.

Dolanip sarmak geliyor içimden saramiyorum. Öylesine baglanmisim ki sensiz

duramiyorum.

* Ya gözlerin aklimda Yada aklim adinda Ya hayalin karsimda

Ya Sesin kulagimda Ya ben çildiriyorum yada çok seviyorum

Ya sevmek çok güzel Yada sevilen çok özel…

* Ne aradiysam bilki sende bulmusum Senden öncesi yoktu seninle var olmusum

Sende bütün özlemler Sende bütün gelecek Beni bende arama Ben artik sen

olmusum.

* Sen varya sen, ayni sigaram gibisin. Dumani gözlerin, külü dudaklarin.

Yalniz aranizda bir fark var. Sigarami ben, beni ise sen yakiyorsun.

* Gecemidir insani hüzünlendiren Yoksa insanmidir hüzünlenmek için geceyi bekleyen?

Gecemidir seni bana düsündüren, Yoksa benmiyim seni düsünmek için geceyi

bekleyen?

Susuz ve deterjansız çamaşır yıkayan makine!

Samsung Elektronik, Türkiye pazarına ilk kez sunduğu süper temizlik sistemi Air Wash’ı tüketicilerin beğenisine sundu.

Hanımların yanı sıra beylerin de dikkatinden kaçmayan ekonomik çamaşır makinesi, kuru temizleme dahi yapabiliyor ve çamaşırları ütüye hazır halde çıkarıyor. Sıcak hava teknolojisi ve güçlü teknolojik özellikleri ile çamaşırları istenmeyen kokulardan, gözle görülmeyen bakterilerden ve mikroplardan kurtarıyor.

Kaynak:http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=344693

ss

oyun film indir yukle filmler yukleme yükle hersey burda full ,özgürmuzik indir,bedava müzik indir,mp3 yükle,download,müzk,mp3 albüm bilgisayar program filmler divx mp4 mp3 cd dvd indir haberler blog rap müzik rock pop arabesk akman download filmleri indirmeden indirmeden yükle/N92, N93, N73, N80,

Image Hosted by ImageShack.us
toplistçiçekçi
Genç Toplist | Pr:4 Toplist | Site Ekle |  Toplist | Link Ekle | Hit Kazandıran Toplist Web Stats Pagerank UnderGround Rapler Arabesk Rapler Full Albüm Beat Şarkı Sözleri Break Dance Graffiti